ANA SAYFA KURUMSAL UZMANLAR ▼ HİZMETLERİMİZ BLOG İLETİŞİM DANIŞAN
GİRİŞ
.

blog yazılarımız

OKB nin İlişkilere Etkisi: Partner Olmak, Aile Olmak
Obsesif Kompulsif Bozukluk (OKB), sadece bu rahatsızlığı yaşayan bireyin değil, aynı zamanda onunla yakın ilişkisi olan partnerin, eşin, çocuğun ya da aile bireylerinin de yaşam kalitesini doğrudan etkileyen bir ruhsal bozukluktur. OKB, çoğu zaman “kişisel bir mücadele” gibi görünse de, aslında ilişkilerde duygusal, fiziksel ve davranışsal düzeyde karmaşık etkileşimler yaratabilir. Bu yazıda, OKB nin ilişkiler üzerindeki etkilerini ve bu etkileşimlerle başa çıkma yollarını ele alacağız.

OKB nin İlişkide Yarattığı Dinamikler
OKB, kişinin zihninde tekrar eden, istenmeyen düşünceler (obsesyonlar) ve bu düşünceleri azaltmak için yapılan zorlayıcı davranışlarla (kompulsiyonlar) karakterizedir. Bu durum, kişinin günlük yaşamını yönetmesini zorlaştırdığı gibi, ilişkilerinde de belirgin sorunlara yol açabilir:

1. Aşırı Kontrol ve Sorgulama
Bazı OKB türlerinde kişi, partnerinin sadakati, sevgisi ya da davranışlarıyla ilgili aşırı düşünce ve kuşku yaşayabilir. Bu da sürekli onay arama, partneri test etme veya sık sık güvence isteme davranışlarına yol açabilir.

2. Temizlik ve Hijyen Temelli Kısıtlamalar
Eğer OKB temizlikle ilgiliyse, evdeki rutinler, dokunma, yemek yeme, dışarı çıkma gibi günlük aktiviteler büyük ölçüde etkilenebilir. Partner ya da çocuklar bu ritüellere dahil olmak zorunda hissedebilir.

3. İlişkisel Sorumluluk Algısında Bozulma
OKB olan birey, partnerinin mutsuzluğundan ya da ailedeki bir sorundan kendini sorumlu hissedebilir. Bu durum, aşırı özür dileme, suçluluk duygusu ya da “ilişkiyi kurtarma” takıntısı ile kendini gösterebilir.

Partner Olmak: Empati ve Sınır Arasındaki Denge
Partner olarak en büyük zorluklardan biri, hem empatik hem de sınırlı kalabilmektir. OKB si olan bireyin zorlandığını görmek acı verici olabilir, ancak onun zorlantılarına katılarak bu döngüyü beslemek de mümkündür.

Neler Yapılabilir?

Zorlantılara eşlik etmeyin, ama anlayışla yaklaşın. Sevdiğiniz kişi size temizlikle ilgili bir ritüelde yardım etmenizi istiyorsa, bunu sevgi olarak değil, bozukluğun bir uzantısı olarak görün.

Maruz kalma terapisine destek olun. Terapistinizin önerdiği maruz bırakma süreçlerinde gözlemci veya destekleyici bir rol üstlenebilirsiniz.

Kendi sınırlarınızı tanıyın. Her yardım iyi niyetli değildir. Bazen “hayır” demek, iyileşmenin anahtarıdır.

Aile Olmak: Çocuklar ve OKB
OKB aile içinde sadece partner ilişkilerini değil, ebeveynlik rollerini de etkileyebilir. Özellikle OKB si olan ebeveyn, çocuğunun da “riskten uzak” olması için aşırı kontrollü davranabilir.

Dikkat Edilmesi Gereken Noktalar:

Çocuğunuzu ritüellere dahil etmeyin. Çocuk, bu davranışların “normal” olduğunu öğrenebilir ve bu durum ileriki yaşlarda benzer belirtilere yol açabilir.

Açık iletişim kurun. Çocuğunuza “anne/baba bazen kafasında sorunlarla uğraşıyor” gibi yaşına uygun ifadelerle durumu anlatabilirsiniz.

Destek gruplarına katılın. Aile temelli psikoeğitim ve grup terapileri hem bireye hem aileye büyük fayda sağlar.

Sonuç: OKB ile Birlikte, Birlikte Güçlü Kalmak
OKB, doğru terapi ve destekle yönetilebilir bir bozukluktur. Ancak unutulmamalıdır ki, ilişkiler sadece bir kişinin değil, iki kişinin emeğiyle şekillenir. Partnerin ya da aile bireylerinin desteği, hem iyileşme sürecini kolaylaştırır hem de ilişkisel bağları derinleştirir.

Eğer partneriniz ya da bir aile bireyiniz OKB ile mücadele ediyorsa, bu yalnızca onların değil, ilişkinizin de bakımına ihtiyaç duyduğu anlamına gelir. Empati, sınırlar, doğru bilgi ve uzman desteğiyle bu süreci sağlıklı bir şekilde yönetmek mümkündür.
Devamını Oku
OKB ile İş Hayatını Yönetmek: İşlevselliği Sürdürmenin Yolları
Obsesif Kompulsif Bozukluk (OKB), çoğu zaman sadece bireyin zihinsel dünyasında yaşanıyor gibi görünse de, iş yaşamında ciddi zorluklara yol açabilir. Titizlik, düzen ve sorumluluk duygusu gibi nitelikler, bazı mesleklerde avantaj sağlarken; bu özelliklerin OKB ile birleştiğinde işlevselliği düşüren bir tabloya dönüşmesi mümkündür. Bu yazıda, OKB nin iş yaşamını nasıl etkileyebileceğini, ne tür zorluklar doğurduğunu ve bu durumla başa çıkmanın yollarını ele alacağız.

İş Hayatında OKB’nin Görünmeyen Yüzü
OKB, kişinin zihnini sürekli meşgul eden obsesyonlar (takıntılı düşünceler) ve bu düşünceleri azaltmak için gerçekleştirdiği kompulsiyonlar (zorlantılar) ile karakterizedir. Bu durum, iş yaşamında şu sorunlara yol açabilir:

1. Aşırı Kontrol ve Karar Verememe
Karar verirken “yanlış yapmaktan korkma” düşüncesi, işleri sürekli erteleme, tekrar tekrar kontrol etme ya da detaylarda boğulma gibi sonuçlar doğurabilir. Basit bir e-posta bile dakikalarca gözden geçirilip bir türlü gönderilemeyebilir.

2. Zaman Yönetiminde Güçlük
Zorlantılar (örneğin dosyaları tekrar tekrar kontrol etme, el yıkama, masa düzenleme) kişinin zamanını önemli ölçüde tüketir. Bu da projelerde gecikmelere, performans düşüşüne ve iş arkadaşlarıyla sorunlara neden olabilir.

3. Sosyal Etkileşimlerde Gerilim
Kimi OKB türleri, başkalarıyla temas kurma, paylaşım yapma ya da sorumluluk devretme konusunda zorlanmaya yol açar. Bu da ekip çalışmalarını sekteye uğratabilir, hatta izolasyona neden olabilir.

İşlevselliği Korumak İçin Neler Yapılabilir?
OKB ile çalışmak imkânsız değildir. Doğru stratejilerle hem işlevselliğinizi hem de psikolojik dengenizi koruyabilirsiniz.

1. Kendinizi ve OKB’yi Tanıyın
Hangi düşünce ve davranışlar iş yaşamınızı aksatıyor? Hangi görevlerde takılmalar yaşıyorsunuz? Bu sorulara dürüst cevaplar vererek tetikleyicileri belirlemek, ilk adımdır.

2. Yapılacaklar Listesine Değil, Zaman Bloklarına Odaklanın
OKB’li bireyler, mükemmel sonuç beklentisiyle bir görevi bitirmekte zorlanabilir. Bu nedenle "bir işi kusursuz tamamlamak" yerine "bu işe 40 dakika ayırmak" şeklinde zaman odaklı çalışma daha işlevseldir.

3. Geri Bildirime Açık Olun
Kendinizi dış gözle değerlendirmek zor olabilir. Güvendiğiniz bir iş arkadaşınızdan ya da yöneticinizden destek alarak OKB davranışlarınızın farkına varabilirsiniz.

4. Profesyonel Destek Alın
Bilişsel Davranışçı Terapi (BDT) ve Maruz Bırakma ve Tepki Önleme (ERP) gibi terapi yöntemleri, OKB’yi yönetmede oldukça etkilidir. Terapi, hem içsel baskıları azaltır hem iş yaşamında daha esnek olmayı sağlar.

5. Küçük Başarıları Kutlayın
OKB ile çalışan bireyler, genellikle başarılarını küçümser. Oysa bir raporu teslim etmek, bir sunumu zamanında tamamlamak, kompulsiyonsuz bir günü geçirmek büyük bir ilerlemedir.

İş Ortamı Nasıl Destekleyici Olabilir?
Açık iletişim kültürü desteklenmeli. OKB’si olan çalışan, ihtiyaçlarını ve sınırlarını rahatça ifade edebilmelidir.

Esnek çalışma modelleri, zaman yönetimi güçlüğü yaşayan bireyler için faydalı olabilir.

Psikolojik danışmanlık hizmetleri sunulması, hem çalışan bağlılığını hem verimliliği artırır.

Sonuç: OKB ile İş Hayatı Uyumlu Hale Gelebilir mi?
Kesinlikle evet. OKB, hayatın tüm alanlarını etkileyen zorlu bir süreç olsa da, bilinçli bir farkındalıkla, uygun stratejilerle ve psikolojik destekle iş yaşamı yeniden yapılandırılabilir. Mükemmeliyetçiliği üretkenliğe, kontrol ihtiyacını disipline dönüştürmek mümkündür. Anahtar ise; OKB’yi bastırmak değil, onu anlamak ve yönetmeyi öğrenmektir.
Devamını Oku
Öfke Kontrolü: Duygunun Değil, Tepkinin Yönetimi Önemlidir
Öfke, insan psikolojisinin en temel ve en yanlış anlaşılan duygularından biridir. Toplumda genellikle olumsuz bir duygu olarak algılansa da öfkenin kendisi değil, nasıl ifade edildiği sorun yaratır. Psikolojik sağlamlık, duyguların bastırılmasıyla değil, sağlıklı şekilde tanınıp yönetilmesiyle mümkündür.

Öfke Nedir ve Neden Ortaya Çıkar?

Öfke, çoğunlukla bir tehdit, haksızlık ya da hayal kırıklığı karşısında ortaya çıkar. Temel amacı bireyi korumaktır. Ancak bu korunma içgüdüsü, zamanla saldırganlıkla karıştırılabilir. Öfke genellikle yüzeyde görünen bir duygudur; alt katmanlarında incinme, değersizlik ya da ihmal gibi başka hisler yatabilir.

Öfkeyi Bastırmak Yerine Anlamak

Birçok kişi öfkesini bastırarak daha kontrollü davrandığını zanneder. Oysa bastırılan öfke, psikolojik ve fiziksel olarak birikerek daha sonra patlayıcı biçimde ortaya çıkabilir.

Sağlıklı Öfke Kontrolü İçin 5 Temel Strateji

1. Farkındalık Geliştirin

Öfke hissini ne zaman ve hangi durumlarda yaşadığınızı fark etmek, duygunun kontrolünü ele almanızı kolaylaştırır. Öfkenizi bir ‘uyarı sistemi’ olarak değerlendirin.

2. Duygularınızı İfade Edin, Ama Yapıcı Şekilde

“Ben dili” kullanarak duygu paylaşımı yapmak, karşı tarafla çatışmadan iletişim kurmanızı sağlar.

Örnek: “Sen hep böyle yapıyorsun” yerine “Bu davranışın beni değersiz hissettirdi.”

3. Fiziksel Yöntemlerden Yararlanın

Nefes egzersizleri, kas gevşetme teknikleri ya da yürüyüş gibi aktiviteler öfkenin fizyolojik etkilerini azaltır.

4. Bilişsel Yeniden Yapılandırma Uygulayın

Olaylara farklı açılardan bakmayı deneyin. Genellemeler, felaketleştirme ve kişiselleştirme gibi düşünce hatalarını fark etmek, öfkeyi yatıştırır.

5. Zaman Kazanın

Tepki vermeden önce kendinize birkaç saniye tanımak, refleksif değil bilinçli tepkiler vermenizi sağlar. Unutmayın: “Saymak bazen susmaktan daha güçlüdür.”

Ne Zaman Profesyonel Yardım Almalısınız?

· Öfkeniz ilişkilerinizi, iş hayatınızı ya da günlük işlevselliğinizi olumsuz etkiliyorsa,

· Fiziksel ya da sözel saldırganlık boyutuna ulaşıyorsa,

· Kendinize ya da çevrenizdekilere zarar verme düşünceleriniz oluşuyorsa,bir uzmandan destek almak önemlidir.

Sonuç olarak öfke, bastırılması değil anlaşılması gereken bir duygudur. Kendi öfkenizi tanımak, onu ifade etme biçiminizi geliştirmek ve gerektiğinde destek almaktan çekinmemek; hem kendinize hem çevrenize yapacağınız en büyük iyiliklerden biridir.
Devamını Oku
ÖFKE KONTROLÜ: DUYGUNUN DÖNÜŞÜMÜ
Neden Öfkeleniriz? 

Peki, siz en çok ne zaman öfke hissedersiniz? Öfke, diğer tüm duygular gibi aslında doğal ve evrensel bir duygudur. Ancak bu duygu, dışavurum biçimi sağlıksız bir hale geldiğinde hem bireysel hem de ilişkisel düzeyde yıkıcı sonuçlara yol açabilir. Eğer öfke, yüksek sesle bağırmak, fiziksel zarar vermek ya da nesnelere yönelmek şeklinde dışa vuruluyorsa, burada sağlıksız bir başa çıkma mekanizmasından söz edebiliriz. Oysa öfke, ifade edildiğinde ve biriktirilmediğinde işlevsel, yön gösterici ve koruyucu bir rol üstlenebilir. Karşılanmamış ihtiyaçlar, istenmeyen sonuçlar ya da engellenmiş arzular karşısında ortaya çıkan bu duygu temelde bir tepkidir. Önemli olan ise bu duygunun nasıl yönetildiği ve hangi yollarla ifade edildiğidir. Kontrol edildiğinde öfke, ilişkileri düzenleyebilecek, sınırları belirleyebilecek ve bireyin kendini ifade edebilmesini sağlayabilecek güçlü bir araç haline gelebilir. 

Evrensel olan bu duyguya yönelik bireysel ve toplumsal yaklaşım biçimleri, çoğu zaman bu duyguyu kabul etmekten ziyade bastırmak ya da görmezden gelmek yönünde şekillenmektedir. Oysa bastırılan her öfke, birikerek “uyuyan volkanlar” gibi gün gelir patlamaya hazır hale gelir. Birçok birey öfkeyi yaşamak istemez ve farkında olmadan da yok sayar. Ancak o an durup kendimize şu soruyu sormak kıymetlidir: “Şu an beni öfkelendiren şey ne?” Bu farkındalık, duyguyu tanımanın ve sağlıklı bir şekilde ifade etmenin ilk adımıdır. 

Öfke duygusunu bastırmak ya da biriktirmek yerine, onu tanımak, sağlıklı yollarla ifade edebilmek yani öfkeyi yönetebilmek mümkündür. Öfkenin bireyi koruyan ve eyleme geçiren işlevsel yönleri de bulunmaktadır. Öfke kontrol altına alınmadığında, olumsuz sonuçlara yol açabilir.

Öfke Kontrolü İçin Neler Yapabiliriz?
  • Nefes egzersizleri uygulayarak bedeninizi rahatlatabilir, duygusal yoğunluğu azaltabilirsiniz.
  • Sizi sakinleştiren rutinleri (yürüyüş, meditasyon, duygularınızı yazmak gibi) günlük yaşamınıza entegre edin.
  • Tetikleyicilerinizi tanıyın. Hangi durumlar sizi öfkelendiriyor? Bunları fark etmek, tepkileri önlemede etkilidir. 
  • Bilişsel Davranışçı Terapi (BDT) perspektifiyle, öfkenizi tetikleyen/harekete geçiren düşünce yapınızı inceleyin. Düşüncelerinizin ne kadar gerçekçi, mantıklı ve işlevsel olduğunu sorgulayın. Bilişsel çarpıtmalar denilen düşünce hataları/özelliklerini keşfedin. Klinik Psikolog/ psikolojik danışma desteği alarak bu düşünceler üzerine çalışabilirsiniz.
  • Kriz anında kullanmak üzere sizi sakinleştiren ifadeleri bir kağıda yazıp göz önünde bulundurabilirsiniz. 
  • Öfke anında mola verin. Çevrenizdeki insanlardan öfkelendiğiniz anda ara isteyebilirsiniz. Çünkü bu sırada frontal lob (mantıksal düşünme merkezi) devre dışı kalırken amigdala (duygu alanlarını yöneten beyindeki bölge) devreye girer. Ara vermek mantıklı düşünmeyi yeniden devreye sokar.
  • Fiziksel hareket, temiz hava ya da sevilen biriyle temas etmek duygusal regülasyona yardımcı olabilir. Deneyebilirsiniz. 
  • Ne yaşarsak yaşayalım hayata bakış açınızın, düşünce biçiminizin duygularınızı doğrudan etkilediğini unutmayın. 

Öfkeyi işlevsel hale getirmek bireyin kendi elindedir. Kontrol edilemeyen öfkenin yalnızca bireysel yaşamı değil, toplumsal yapıyı da olumsuz yönde etkilediği bilinmektedir. Zira toplum, bireylerin davranışlarıyla şekillenir. Bu nedenle değişim, bireysel farkındalıkla başlar. 

Eğer şimdiye dek öfkenizi sıklıkla yüksek sesle ifade ettiğinizi, duygularınızı tetikleyen unsurları tanımakta ya da ihtiyaçlarınızı fark etmekte zorlandığınızı düşünüyorsanız, bu noktada profesyonel destek almak oldukça kıymetlidir. Terapi süreci, öfkenin yalnızca zarar verici değil; aynı zamanda yönlendirici ve dönüştürücü yönlerini keşfetmenizi sağlayabilir. Günümüzde çevrim içi / online terapi seçenekleri sayesinde, bulunduğunuz yerden destek almak da son derece erişilebilir hale gelmiştir. “Öfke kontrol edilmediğinde insanı esir edebilir; ancak yönetildiğinde bireye güç ve bilgelik kazandırır.” Şimdi derin bir nefes alın dönüşümü başlatma kararı sizin elinizde. :)  
Devamını Oku
SONSUZ KAYDIRMA TUZAĞI: NEDEN DURAMIYORUZ?
Telefonu elimize alıyoruz, bir bakıyoruz saatler geçmiş. “Sadece bir dakikalığına bakacaktım” dediğimiz uygulamalarda kendimizi dakikalarca, bazen saatlerce ekrana bakarken buluyoruz. Peki bu nasıl oluyor? Neden o parmağımız aşağı doğru kaymaya bir türlü “dur” diyemiyor?

Bu yazıda, “sonsuz kaydırma” (infinite scroll) mekanizmasının psikolojik etkilerini ve sosyal medya bağımlılığının neden bu kadar sinsi ilerlediğini ele alacağız.

 
Beyin Dopamin Peşinde

Sosyal medya platformları, beynimizin ödül sistemini hedef alacak şekilde tasarlanıyor. Her yeni içerik bir sürpriz etkisi yaratıyor ve bu da dopamin salgılanmasına neden oluyor. Dopamin, bizi motive eden, merak uyandıran ve “devam et” diyen nörotransmitterdir. Sonsuz kaydırma özelliği de tam olarak bu etkiyi kullanır: Ekranı her aşağı çekişimizde bir sonraki içerikte bizi neyin beklediğini bilmiyoruz. Bu belirsizlik, bağımlılığı tetikleyen temel unsurlardan biridir. Bu durum zamanla sosyal medya kullanımını zorunlu hale getiriyor ve artık keyif vermekten çok stres azaltma ya da kaçış amacı taşımaya başlayabiliyor. 

Sınır Koymadıkça Sosyal Medya Durmaz

"Ne kadar süre geçtiğini fark etmiyorum, kendime ait zamanımı kaybediyorum."

Bu noktada sosyal medyanın zamansal etkisi devreye giriyor. Sonsuz kaydırma, kullanıcının bir “bitirme noktası” belirlemesini engelliyor. Bir kitabın sayfası biter, bir dizi bölümü sona erer ancak sosyal medyada bir “bitiş” yoktur. Zihnimiz, “bitmediği” için kendini kapatmaya ikna edemiyor. Bu durum zaman yönetimini zorlaştırıyor, günlük yaşam kalitesini düşürüyor ve kişinin üretkenliğini olumsuz etkiliyor. Sonsuz kaydırma, masum bir yazılım özelliği gibi görünse de aslında tasarlandığı haliyle bir “kullanıcı tutma” stratejisidir. Bu farkındalıkla hareket etmek bireyin dijital dünyayla daha sağlıklı bir ilişki kurmasını sağlar.

Psikolojik Etkileri Neler?
  • Odaklanma sorunları
  • Uyku bozuklukları
  • Artan anksiyete
  • Kendilik değerinde düşüş
  • Sosyal kıyaslama nedeniyle yetersizlik hissi
  • Ertelenen işler ve suçluluk duygusu

Tüm bu belirtiler bir araya geldiğinde kişi, gündelik yaşamında işlevselliğini kaybetmeye başlayabilir. Bu noktada bir uzman psikolog ile görüşmek, durumu fark etmek ve çözüm üretmek için büyük önem taşır.
Devamını Oku
Sosyal Medya Kullanımını Azaltmak İçin 10 Psikolojik Strateji
Günümüzde sosyal medya hayatımızın vazgeçilmez bir parçası haline geldi. Ancak bu dijital dünya, fayda sağladığı kadar bizi kendisine bağımlı hale getirme potansiyeline de sahip. Özellikle zaman yönetiminde zorlanma, dikkat dağınıklığı, benlik saygısında dalgalanmalar ve sosyal kıyaslama gibi psikolojik etkiler, sosyal medya kullanımının kontrolsüz hale geldiğinde karşılaşabileceğimiz sonuçlardan sadece birkaç tanesi. 

Peki, sosyal medya kullanımını azaltmak ve dijital yaşamla daha sağlıklı bir ilişki kurmak mümkün mü?  Bir psikolog perspektifiyle10 psikolojik strateji, bu konuda size rehber olabilir.

1. Farkındalık Geliştirin: Ne Zaman ve Neden Giriyorsunuz?
Kullandığınız uygulamalara girdiğiniz anları gözlemleyin. Canınız mı sıkılıyor? Bir şeylerden mi kaçıyorsunuz? Yoksa sadece alışkanlık mı?
 → Mindfulness temelli farkındalık egzersizleri bu içgörüyü güçlendirebilir.

2. Sosyal Medya Günlüğü Tutun
Bir hafta boyunca sosyal medyada geçirdiğiniz süreyi, hangi uygulamada ne yaptığınızı ve sonrasında nasıl hissettiğinizi yazın.
 → Bu günlük, davranışsal farkındalık sağlar ve motivasyonu artırır.

3. Bildirimleri Kapatın (Evet, Hepsini)
Sürekli gelen bildirimler “dopamin döngüsünü” tetikleyerek sizi tekrar tekrar uygulamaya yönlendirir.
 → Bu küçük adım, dürtüsel kullanımı ciddi ölçüde azaltabilir.

4. Telefonunuzu Bilinçli Olarak Uzaklaştırın
Yatmadan önce veya sabah uyandığınızda telefonu erişim alanınızın dışında tutun.
 → Davranışsal zincir kırma tekniği, otomatikleşmiş tepkilerin önüne geçer.

5. “Uygulama Sınırları” Koyun ve Takip Edin
Telefonunuzdaki dijital sağlık ayarlarından uygulamalara süre sınırı koyun.
 → Gerçek sınırlar, soyut niyetlerden çok daha etkilidir.

6. Eylem Yerine İhtiyacı Hedef Alın
Can sıkıntısı, yalnızlık veya onay arayışı... Bu duygularla yüzleşmek yerine sosyal medyaya sarılıyorsanız, bu duyguların altındaki ihtiyaçları tanımaya çalışın.
 → Duygu-davranış analizi bu konuda yardımcı olabilir.

7. Boşluğu Alternatif Davranışlarla Doldurun
Sosyal medya yerine yapabileceğiniz 3 somut alternatif belirleyin: yürüyüşe çıkmak, bir sayfa kitap okumak, kısa bir nefes egzersizi gibi.
 → Beyin, öğrenilmiş davranışları alternatiflerle daha kolay değiştirir.

8. “Sosyal Detoks” Denemeleri Yapın
24 saatlik veya hafta sonu boyunca sürecek dijital detokslar yapın.
 → Süreçte ortaya çıkan duyguları gözlemlemek, bağımlılık düzeyini fark etmenizi sağlar.

9. Sosyal Medya Hesabınızda Temizlik Yapın
Size iyi hissettirmeyen, kıyaslamaya ya da yetersizliğe neden olan hesapları sessize alın veya takipten çıkın.
 → Psikolojik hijyen, dijital dünyada da geçerlidir.

10. Kendinize Karşı Şefkatli Olun
Kendinizi yargılamak yerine anlamaya çalışın. Sosyal medya alışkanlıkları değiştirilebilir ama bu süreç zaman alabilir.
 → Öz-şefkat, davranış değişikliğinin sürdürülebilirliğini artırır.

 

Sosyal medya, doğru kullanıldığında faydalı bir araç olabilir ancak kontrolsüz kullanımı, psikolojik iyi oluşumuzu zedeleyebilir. Yukarıdaki stratejiler, sosyal medya ile daha dengeli bir ilişki kurmanıza yardımcı olabilir.

Eğer bu konuda bireysel olarak zorlanıyorsanız, bir psikologdan psikolojik destek almak dijital alışkanlıklarınızı yeniden yapılandırmak için güçlü bir adım olabilir.
Devamını Oku
Panik Atakta Yorumlama Yanlılıkları
Panik ataklar beklenmedik zamanlarda ve farklı ortamlarda meydana gelebilir. Terleme, titreme, nefes darlığı, baş dönmesi, mide bulantısı, kalp atışında hızlanma gibi fiziksel duyumlarla beraber ani ve yoğun kaygı veya korkuyla kendini gösterebilir. Kişiler ayrıca atağın yol açabileceği sonuçlarla kontrolünü kaybetme, aklını kaybetme, hayatını kaybetme, ölüm korkusu, gerçeklikten kopma hissi, anksiyete gibi bilişsel ve duygusal bazı belirtileri deneyimleyebilirler. Kişiler kendilerini fiziksel ya da sosyal bir tehdit altında olduklarına inandıklarında, kaygı yaşayabilirler. Kaygının ortaya çıkmasındaki temel nokta, korku duyulan tehlikenin gerçek bir tehdit olup olmamasından kaynaklı değil, kişinin bu uyaranı bir tehdit unsuru olduğuna dair yorumlamasıdır. Panik bozukluğun gelişim ve sürme aşamalarında dikkat, algı ve bellek süreçlerinde oluşan yanlılıkların (bilişsel yanlılıkların) önemli rol oynadığına değinen birçok araştırma bulgusu mevcuttur. Yapılan bir araştırmada panik bozukluğun diğer anksiyete bozukluklarında olduğu gibi tehdit edici bilgilerin işlenme sürecinde dikkate yönelik bir yanlılık ile ilişkili olduğunu gösteriyor.

Panik ataktan muzdarip kişilerin dikkat yanlılıkları otomatik işlemlemeyi de içermektedir. Panik bozukluğu gösteren kişilerde bilişsel yanlış yorumlamalar otomatik ve hızlı bir şekilde gerçekleşir. Bir tehditle karşı karşıya kalındığında kişide erken bir uyarı sistemi vardır bu uyarı sisteminin işlevi tehlikeden kaçmaya olanak sağlar. Uyaranların ne kadar tehdit edici olduğu bu uyarı sistemi tarafından hesaplanırken aslında çok da tehdit edici olmayan, zararsız bir uyaranı da tehdit edici olarak algılandığında bu işlev bozucu bir nitelik taşıyabilir ve kişide kaygı düzeyinin artmasına neden olur. Kalp atış hızındaki değişimin farkına varan panik bozukluğu gösteren kişi, tam olarak neden kaynaklandığına anlam veremeden kişide kaygı tepkileri ortaya çıkmaya başlar. Panik ataklarda kaygılı düşüncelerin ortaya çıktığı esnada kişi dikkatini olumsuz bilgiye ya da kendisiyle ilgili beden duyumlarına yöneltir. Panik atak yaşayan kişi kendine ya da olumsuz bilgiye yöneltilmiş seçici dikkatten dolayı yanlı bir işleme yapmanın yanında kaygı anında kişi, dikkatini dış çevreye veya kendi dışında belli bir şeye yoğunlaştırmada zorluk yaşayabilir. Bununla beraber kaygı esnasında kişilerin iç ve dış gerçekliğe uyumlu olmayan abartılmış ve yanlı tehdit algıları, kişilerin kaygıyla baş edebilme gücünü küçük görmesine ve çevrelerindeki güvenli uyaranları önemsememelerine neden olmaktadır.

Kaygı yaşayan kişi panik atağın tehdit içeren yanlarına aşırı duyarlılık kazanmasıyla ya da tehdidin şiddeti ve olasılığını olduğundan abartılı olarak görmesiyle kişi olumlu yönlerini gözardı eder böylelikle kişiler güvenlik sinyallerinin farkına varmada, güvenlik hissini oluşturmada ve sürdürmede zorluk yaşayabilirler. Bununla beraber kişide bir kaygı döngüsü oluşabilir ve kişilerin katastrofik düşünceler oluşturmasıyla sonuçlanabilir. Panik atakları başlatan birçok uyarıcı olabilir. Bu uyaranlar bazı zamanlar dışsal bazen de beden duyumları ile olabilir. Bedenini sürekli tarayıp beden duyumlarıyla ilgili bilgilere karşı tetikte olan bireyler, bu duyumları anormal olarak algılayarak seçici dikkatlerini bu duyumlar üzerinde tutabilirler. Tehdit olarak algınan beden duyumları sonucunda panik bozukluğu olan kişide kaygı oluşur ve kişiler bu duyumları katastrofik (felaket habercisi) olarak yorumlama eğilimindedirler. Bedensel duyumların felaket olarak yorumlanmasıyla kişi, onun ölümüne yol açabileceği, kontrol kaybına uğrayacağı ve delireceği ya da bilincini yitireceği ile sonuçlanacağını düşünür. Bu hatalı algılamalar da kişinin bedensel duyumlarının şiddetlenmesine neden olarak panik atakla sonuçlanan bir kısır döngüye girmesine neden olmaktadır.

Kaynakça
Gökler, I. (2005). Çocuk ve Ergenlerde Panı̇ k Bozukluğu Tartışmasında Farklı Bir Boyut: 
Bı̇ lgı̇ İşleme Yaklaşımı. Çocuk ve Gençlik Ruh Sağlığı Dergisi,12(2).
McNally, R.J. Riemann, B.C. ve Kim, E. (1990). Selective Processing of Threat Cues in
Panic Disorder. Behaviour Research and Therapy, 28(5), 407-412.
Devamını Oku
Adını Koyamadığın Şey: Panik Atak
Birden oluyor.

Her şey yolundaymış gibi görünürken…

Bir anda kalbin hızlanıyor.

Göğsün daralıyor.

Ellerin terliyor.

Nefes almaya çalışıyorsun ama sanki hava yok.

“Kalp krizi mi geçiriyorum?” diyorsun.

“Ölüyor muyum?”


Ama geçiyor.

10 dakika, 20 dakika… belki 1 saat sonra.

Gerçekten ölmedin.

Ama o his — seni senden alan, vücudunun kontrolünü kaybettiğin o his —

Gerçekti.

 
İşte bu bir panik ataktır.

Ve onu yaşayan biri için “gerçek olmayan bir korku” değil,

bedende yankılanan çok gerçek bir çığlıktır.

 
Panik Atak: Sessiz, Ama Yüksek Sesli Bir Kaygı

Panik atak genellikle dışarıdan anlaşılmaz.

Çünkü görünürde her şey yolundadır.

Ama içeride beden alarma geçmiştir.

 
Ve en acı kısmı şu olabilir:

Bir kez yaşadığında, bir daha olacak mı diye sürekli tetikte olursun.

Asıl sıkıntı o andan sonra başlar.

“Korkunun korkusu” dediğimiz o şey…

 
“Deliriyor muyum?” Hayır. Yalnız Değilsin.

Panik atak seni delirtmez.

Ama kendini anlamadığında yalnız hissettirir.

Ve çoğu kişi yardım aramak yerine sessizce savaşır.

Bilin ki:

• Bu durum geçicidir.

• Tedavisi mümkündür.

• Panik atağı anlamak, onun üzerindeki gücünü azaltır.

 
Sana Birinin Şunu Demesi Gerekebilir:

“Tamam, şimdi çok korkuyorsun. Ama bu geçecek.

Ve ben yanındayım.”

Bazen en büyük rahatlama, anlaşılmaktır.

Bu konuyla ilgili detaylı bilgi ya da seans almak isterseniz Tuzla ve Gebze ofislerimizdeki uzman psikologlara ulaşabilirsiniz.
Devamını Oku
Bipolar Bozukluk: Duyguların Uçlarında Yaşamak
Bipolar bozukluk, yalnızca “mutsuzluk” ya da “neşelilik” hali değil; kişinin duygu durumunun uçlarda yaşandığı, bazen taşan bir enerjiyle bazen de derin bir çöküşle seyredebilen ciddi bir ruhsal sağlık problemidir.

Bipolar bozukluk, mani (ya da hipomani) ve depresyon dönemlerinin birbirini takip ettiği, dönemler arasında zaman zaman normal ruh hali dönemlerinin de bulunduğu bir duygu durum bozukluğudur.

Manik Dönemde:

• Kişi kendini çok enerjik, taşkın ve özgüveni yüksek hisseder.

• Uyku ihtiyacı azalır, konuşma hızlanır.

• Aşırı para harcama, hızlı kararlar alma gibi dürtüsel davranışlar gözlenebilir.

• Gerçeklikten kopma, büyüklük düşünceleri görülebilir (şiddetliyse).


Depresif Dönemde:

• Enerji kaybı, isteksizlik, çökkünlük hali ön plandadır.

• Uyku ve iştah bozulabilir.

• Kişi kendini değersiz hissedebilir, intihar düşünceleri gelişebilir.

 
Bipolar Bozukluk Kimlerde Görülür?

Genetik yatkınlık önemlidir. Genellikle ergenlik-sonu ya da genç yetişkinlik döneminde başlar. Kadın ve erkeklerde benzer oranlarda görülür.


Tedavi Edilebilir mi?

Evet. Bipolar bozukluk ilaç tedavisi ve psikoterapi ile yönetilebilir. Duygu durum düzenleyici ilaçlar, atakların şiddetini ve sıklığını azaltmada etkilidir. Psikoterapi ise kişinin kendini tanımasına, tetikleyicilerini fark etmesine ve yaşam düzenini oluşturmasına destek olur.


Toplumdaki Yanılgılar

Bipolar bozukluk zaman zaman “modu değişken insanlar”la karıştırılır. Oysa bu rahatsızlık, basit duygu değişimlerinden çok daha ciddi ve tıbbi bir durumdur. Kişi bunu seçmez ve yalnızca “pozitif düşünerek” geçmez.


Bipolar Bozukluk Genetik midir? Aileden Geçer mi?

Bipolar bozukluk hakkında en çok sorulan sorulardan biri şudur:

“Ailemde varsa, bende de olur mu?”

Bu soru hem merakla hem de gizli bir endişeyle sorulur. Çünkü insan, bir şeyin kendisine ait olup olmadığını değil, bazen taşıyıp taşımadığını merak eder.


Bilim Ne Diyor?

Evet, bipolar bozukluğun genetik bir bileşeni vardır.

Araştırmalar gösteriyor ki, birinci derece akrabalarında (anne, baba, kardeş) bipolar bozukluk olan bireylerde, bu bozukluğun görülme riski yaklaşık 5 ila 10 kat artıyor.

Ama burada çok önemli bir ayrım var:

Genetik yatkınlık = Kesin tanı değildir.

Yani bir genetik risk taşıyor olmanız, mutlaka bipolar bozukluk geliştireceğiniz anlamına gelmez.

Tıpkı taşıdığınız bir tohumun, sadece uygun ortamda filizlenmesi gibi.


Genetik Yatkınlık Neye Bağlıdır?

Bipolar bozukluk tek bir genle açıklanamaz.

Bu rahatsızlık, çok sayıda genin bir araya gelerek beyin kimyasını ve duygu durumunu etkilediği kompleks bir yapıdır.

Ayrıca genetik faktörlerin etkisi, çevresel stres faktörleriyle birleştiğinde daha belirgin hale gelebilir.

• Travmalar

• Uyku düzensizlikleri

• Madde kullanımı

• Uzun süreli stres

Tüm bunlar, zaten var olan bir yatkınlığı harekete geçirebilir.


Korkmalı mıyız? Hayır. Bilinçli Olmalıyız.

Genetik yatkınlığı bilmek, korkmak için değil; farkında olmak için önemlidir.

Aile öyküsü olan biri, duygu durumundaki ani değişimleri erken fark ederek bir uzmandan destek alabilir. Çünkü bipolar bozukluk erken tanı ve düzenli tedaviyle yönetilebilen bir durumdur.


Sonuç:
  • Ailede bipolar bozukluk olması, bir risk faktörüdür ama bir kader değildir.
  • Genler bizi şekillendirebilir ama kim olduğumuzu sadece genler belirlemez.
  • Farkındalık, psikolojik miraslarımızla baş etmenin ilk adımıdır.
Bu konuyla ilgili detaylı bilgi almak isterseniz Tuzla ve Gebze ofislerimizdeki uzman psikologlara ulaşabilirsiniz.
Devamını Oku
Bipolar Bozukluk Üzerine Popüler Kültürün Etkileri

Bipolar bozukluk, duygu durumundaki aşırı dalgalanmalar ile karakterize edilen, kişinin günlük yaşamını önemli ölçüde etkileyebilen bir ruh sağlığı hastalığıdır. Ancak, popüler kültürde bipolar bozukluk çoğu zaman ya romantize edilmekte ya da tehlikeli bir zihinsel bozukluk olarak damgalanmaktadır. Bu yanlış temsiller, toplumun hastalığa bakışını şekillendirdiği gibi, bireylerin doğru teşhis ve tedaviye erişimini de zorlaştırmaktadır.

Popüler Kültürde Bipolar Bozukluk

Filmler, diziler, müzik ve sosyal medya aracılığıyla bipolar bozukluk hakkında çok sayıda temsil görmekteyiz. Ancak bu temsillerin birçoğu gerçeklikten uzak ya da aşırı dramatize edilmiştir. Örneğin, bazı yapımlarda bipolar bozukluğu olan karakterler dahi ya sanatsal bir deha ya da tehlikeli bir birey olarak resmedilir. Bu durum, hastalığın karmaşıklığını ve yönetilebilirliğini gölgede bırakır.

Yanlış Algılar ve Damgalama:

  • "Dahi ama dengesiz" miti: Bipolar bozukluğu olan birçok ünlü sanatçı ve yazarın varlığı, bu hastalığın yaratıcılıkla ilişkilendirilmesine neden olmuştur. Ancak, her bipolar bireyin sanatsal bir deha olduğu veya her sanatçının bipolar olduğu gibi bir algı yanlıştır.

  • "Tehlikeli bireyler" önyargısı: Medyada sıklıkla bipolar bireylerin öfkeli, saldırgan veya tehlikeli olduğu yönünde bir imaj çizilmektedir. Oysa araştırmalar, bipolar bozukluğu olan kişilerin çevrelerine zarar verme olasılığının genel nüfustan daha yüksek olmadığını göstermektedir.

  • Aşırı dramatizasyon: Filmlerde ve dizilerde bipolar bozukluk çoğu zaman ani ruh hali değişimleriyle gösterilir. Oysa ki, hastalığın gerçek seyri genellikle daha uzun sürelidir ve bu tür ani dönüşler gerçeği yansıtmaz.

Popüler Kültürün Olumlu Katkıları

Popüler kültür her ne kadar yanlış temsiller barındırsa da, bazı yapımlar ve sanatçılar bipolar bozukluğa dair farkındalık yaratmada önemli rol oynamaktadır. Örneğin, ünlü müzisyen Demi Lovato ve aktör Carrie Fisher gibi isimler, kendi deneyimlerini açıkça paylaşarak hastalığın anlaşılmasını ve damgalamanın azalmasını sağlamışlardır. Ayrıca, bazı filmler ve dizilerde bipolar bozukluk daha gerçekçi bir şekilde ele alınarak toplumda daha doğru bir farkındalık yaratılmaktadır.

Doğru Bilgilendirme ve Toplumsal Farkındalık

Bipolar bozukluk hakkında doğru bilgiye ulaşmak, hem hastalar hem de toplum için büyük önem taşımaktadır. Uzman psikologlar, psikiyatristler ve ruh sağlığı profesyonelleri, doğru bilgilendirme yaparak popüler kültürün olumsuz etkilerini dengeleyebilirler. Ayrıca, medya içerik üreticilerinin bu konuda daha sorumlu davranması, ruh sağlığı uzmanlarının danışmanlık yaparak içerik üretim sürecine dahil olması gerekmektedir.

Sonuç olarak, bipolar bozukluk popüler kültürde sıkça işlenen bir konu olsa da, genellikle abartılı ya da yanlış temsiller içermektedir. Bu nedenle, psikologlar, ruh sağlığı profesyonelleri ve toplumun bilinçlenmesi için daha doğru bilgilendirme yapılmalı, bipolar bozukluğa sahip bireylerin hayatlarını daha sağlıklı sürdürebilmeleri için damgalama ile mücadele edilmelidir. Gerçekçi temsillerin artması ve ruh sağlığı farkındalığının güçlenmesi, bireylerin hem kendilerini hem de çevrelerindeki insanları daha iyi anlamalarını sağlayacaktır.

Gebze ve Tuzla şubelerimizden alanda uzman psikologlarımızdan bu konuda destek alabilirsiniz.

Devamını Oku
Depresyon: Modern Çağın Görünmez Tehlikesi
Günümüzün hızlı ve stresli yaşam koşulları, bireylerin psikolojik sağlığını ciddi şekilde etkileyebilmektedir. Özellikle depresyon, çağımızın en yaygın ruhsal rahatsızlıklarından biri haline gelmiştir. Her yıl milyonlarca insan depresyonla mücadele etmekte ve bu durum, yaşam kalitesini olumsuz yönde etkilemektedir. 

Bu noktada, bir psikolog, terapist veya uzman psikolog ile görüşmek, sorunun üstesinden gelmek için önemli bir adım olabilir. Tuzla ve Gebze gibi bölgelerde Auras ile bireysel danışmanlık hizmetlerinden yararlanabilir ya da online terapi seçenekleriyle profesyonel destek alabilirsiniz.

Depresyonun Belirtileri ve Nedenleri

Depresyon, sadece geçici bir üzüntü hali değildir. Günlük yaşamı aksatacak derecede uzun süren mutsuzluk, umutsuzluk ve enerji kaybı gibi belirtilerle kendini gösterir. Depresyonun yaygın belirtileri şunlardır:

· Sürekli üzgün, karamsar veya umutsuz hissetme

· İlgi kaybı ve sosyal hayattan uzaklaşma

· Uyku düzeninde bozukluklar (aşırı uyuma veya uykusuzluk)

· Kronik yorgunluk ve enerji düşüklüğü

· Odaklanma güçlüğü ve karar verme sorunları

· Kendini değersiz hissetme ve özsaygı kaybı

· İştah değişiklikleri ve kilo dalgalanmaları

· İntihar düşünceleri ve kendine zarar verme eğilimi (American Psychiatric Association [APA], 2013).

Depresyonun ortaya çıkmasına neden olan faktörler biyolojik, psikolojik ve çevresel olarak üç ana gruba ayrılabilir:

1. Biyolojik Faktörler

· Beyindeki serotonin ve dopamin gibi nörotransmitterlerin dengesizliği (Kendler et al., 2019).

· Genetik yatkınlık (Sullivan et al., 2000).

· Hormonal değişiklikler (özellikle tiroid ve kortizol seviyelerindeki dalgalanmalar) (Nemeroff, 1996).

2. Psikolojik Faktörler

· Travmatik yaşantılar (Hammen, 2005).

· Düşük benlik saygısı ve öz güven eksikliği (Beck, 1976).

· Uzun süreli stres ve kaygı bozuklukları (Kessler et al., 2010).

3. Çevresel Faktörler

· Sosyal destek eksikliği (Taylor, 2011).

· Maddi sorunlar ve iş hayatındaki baskılar (Melchior et al., 2007).

· Aile içi problemler veya duygusal kayıplar (Cummings et al., 2000).

Bu tür belirtileri ve risk faktörlerini taşıyan bireylerin, profesyonel destek almak için bir psikolog, terapist veya uzman psikolog ile görüşmeleri önemlidir. Tuzla ve Gebze gibi bölgelerde terapi merkezlerine başvurabilir ya da online terapi ile destek alabilirsiniz.

Depresyonla Başa Çıkma Yöntemleri

Depresyon tedavi edilebilir bir rahatsızlıktır. Bireylerin hem profesyonel destek alması hem de yaşam tarzlarını değiştirerek kendi kendine yardım stratejileri geliştirmesi mümkündür.

1. Profesyonel Destek Almak

· Terapi: Depresyon tedavisinde bilişsel davranışçı terapi (BDT) ve psikodinamik terapi gibi yöntemler etkili olabilir (Beck, 1976; Cuijpers et al., 2013).

· İlaç Tedavisi: Antidepresan ilaçlar, beyin kimyasallarını düzenleyerek semptomları hafifletebilir. Ancak ilaç tedavisi mutlaka bir psikolog veya psikiyatristin yönlendirmesiyle yapılmalıdır (Hollon et al., 2005).

· Online Terapi: Özellikle yoğun iş temposu veya ulaşım zorlukları nedeniyle, bireyler online terapi hizmetlerinden yararlanarak profesyonel destek alabilirler (Andersson et al., 2019).

2. Günlük Hayatta Uygulanabilecek Stratejiler

· Egzersiz Yapmak: Düzenli fiziksel aktivite, beyindeki mutluluk hormonlarını artırarak depresyon belirtilerini hafifletebilir (Craft & Perna, 2004).

· Sağlıklı Beslenmek: Omega-3 yağ asitleri, B vitamini ve magnezyum açısından zengin besinler tüketmek ruh halini olumlu yönde etkileyebilir (Sarris et al., 2015).

· Uyku Düzenine Dikkat Etmek: Yetersiz uyku, depresyon semptomlarını şiddetlendirebilir (Walker, 2017).

· Sosyal Destek Almak: Aile ve arkadaş desteği, depresyonla başa çıkmada önemli bir etkendir (Taylor, 2011).

· Hobiler Edinmek: Kişinin keyif aldığı aktivitelerle ilgilenmesi, depresyonla mücadelede etkili olabilir.

· Meditasyon ve Mindfulness Teknikleri: Zihinsel rahatlama sağlayan bu teknikler, stres ve kaygıyı azaltarak depresyon belirtilerini hafifletebilir (Kabat-Zinn, 1990).

Sonuç

Depresyon, bireyin psikolojik ve fiziksel sağlığını olumsuz etkileyen ancak doğru müdahalelerle tedavi edilebilen bir hastalıktır. Erken teşhis ve uygun tedavi yöntemleri sayesinde, depresyonun etkileri azaltılabilir ve bireyler daha sağlıklı bir yaşam sürdürebilir. Profesyonel destek almak, bu sürecin en önemli adımlarından biridir. Eğer depresyon belirtileri yaşıyorsanız, bir psikolog, terapist veya uzman psikolog ile randevu alarak terapi sürecine başlayabilirsiniz. 

Tuzla ve Gebze gibi bölgelerde yaşayanlar için Auras ile yüz yüze ve online terapi seçenekleri bulunmaktadır. Unutmayın, psikolojik destek almak güçlü bir adımdır ve ruh sağlığınızı korumak sizin elinizdedir.

Kaynaklar

· American Psychiatric Association (APA). (2013). Diagnostic and statistical manual of mental disorders (5th ed.). American Psychiatric Publishing.

· Andersson, G., Titov, N., Dear, B. F., Rozental, A., & Carlbring, P. (2019). Internet-delivered psychological treatments: From innovation to implementation. World Psychiatry, 18(1), 20-28.

· Beck, A. T. (1976). Cognitive therapy and the emotional disorders. International Universities Press.

· Craft, L. L., & Perna, F. M. (2004). The Benefits of Exercise for the Clinically Depressed. Primary Care Companion to The Journal of Clinical Psychiatry, 6(3), 104–111.

· Cuijpers, P., Andersson, G., Donker, T., & van Straten, A. (2013). Psychological treatment of depression: Results of a series of meta-analyses. Nordic Journal of Psychiatry, 67(6), 433-443.

· Hammen, C. (2005). Stress and Depression. Annual Review of Clinical Psychology, 1, 293-319.

· Kendler, K. S., Gardner, C. O., & Prescott, C. A. (2019). Toward a Comprehensive Developmental Model for Major Depression. American Journal of Psychiatry, 156(2), 258–265.

· Melchior, M., Caspi, A., Milne, B. J., Danese, A., Poulton, R., & Moffitt, T. E. (2007). Work stress precipitates depression and anxiety in young, working women and men. Psychological Medicine, 37(8), 1119-1129.

· Nemeroff, C. B. (1996). The corticotropin-releasing factor hypothesis of depression: New findings and new directions. Molecular Psychiatry, 1(4), 336-342.

· Sarris, J., Murphy, J., Mischoulon, D., et al. (2015). Adjunctive Nutraceuticals for Depression: A Systematic Review and Meta-Analyses. American Journal of Psychiatry, 173(6), 575-587.

· Sullivan, P. F., Neale, M. C., & Kendler, K. S. (2000). Genetic epidemiology of major depression: Review and meta-analysis. American Journal of Psychiatry, 157(10), 1552-1562.

· Taylor, S. E. (2011). Social support: A review. Oxford University Press.

· Walker, M. P. (2017). Why we sleep: Unlocking the power of sleep and dreams. Scribner.

· World Health Organization (WHO). (2021). Depression: Key Facts. Retrieved from www.who.int

Devamını Oku
Depresyon ve Psikoterapi Yaklaşımları
Depresyon, dünya genelinde milyonlarca insanı etkileyen yaygın bir ruh sağlığı sorunudur. Sürekli üzüntü, ilgi kaybı, motivasyon eksikliği ve fiziksel belirtilerle kendini gösteren bu durum, bireylerin yaşam kalitesini ciddi şekilde etkileyebilir. Ancak depresyon, doğru tedavi yöntemleriyle yönetilebilir ve psikoterapi, bu süreçte etkili bir yol olarak öne çıkmaktadır. Peki, depresyon tedavisinde kullanılan psikoterapi yaklaşımları nelerdir? İşte en yaygın yöntemler:

1. Bilişsel Davranışçı Terapi (BDT)

Bilişsel Davranışçı Terapi (BDT), depresyon tedavisinde en yaygın kullanılan ve bilimsel olarak etkinliği kanıtlanmış bir yaklaşımdır. Bu terapi yöntemi, bireyin olumsuz düşünce kalıplarını tanımasını, sorgulamasını ve değiştirmesini hedefler. BDT, bireyin davranışlarını da gözden geçirerek, depresyona neden olan olumsuz alışkanlıkların yerine daha sağlıklı davranışlar koymasına yardımcı olur.

2. Kişilerarası Terapi (KDT)

Kişilerarası Terapi (KDT), depresyonun kişiler arası ilişkiler üzerindeki etkilerine odaklanır. Depresyonun genellikle sosyal ilişkilerde bozulmalara yol açtığı göz önüne alındığında, KDT bireyin ilişkilerini güçlendirmeye ve iletişim becerilerini geliştirmeye yardımcı olabilir. Bu terapi türü, özellikle kayıp, ilişki çatışmaları veya sosyal izolasyon gibi faktörlerle ilişkili depresyon vakalarında etkili olabilir.

3. Psikodinamik Terapi

Psikodinamik terapi, bireyin bilinçdışı çatışmalarını ve geçmiş yaşantılarının depresyon üzerindeki etkisini inceleyen bir yaklaşımdır. Bu terapi yöntemi, bireyin çocukluk deneyimlerinden ve bastırılmış duygularından kaynaklanan içsel çatışmaları anlamasına yardımcı olur. Derinlemesine bir içgörü geliştirmek ve uzun vadeli çözümler bulmak isteyen bireyler için psikodinamik terapi faydalı olabilir.

4. Destekleyici Terapi

Destekleyici terapi, bireyin kendisini ifade etmesine ve zorlayıcı duygularını paylaşmasına olanak tanıyan bir yaklaşımdır. Bu terapi türü, kişinin duygusal olarak desteklendiğini hissetmesini sağlayarak, depresyonun yarattığı yalnızlık hissini azaltmaya yardımcı olur. Daha çok hafif ve orta dereceli depresyon vakalarında tercih edilir.

5. Şema Terapi

Şema terapi, bireyin çocukluk döneminde geliştirdiği ve yetişkinlikte depresyona yol açabilecek derin duygusal kalıpları keşfetmesine odaklanır. Bu terapi yöntemi, bireyin geçmişten gelen olumsuz inançları ve duygusal şemaları değiştirmesine yardımcı olarak uzun vadeli bir iyileşme süreci sunar.

6. Mindfulness Temelli Terapiler

Bilinçli farkındalık (mindfulness) teknikleri, depresyon tedavisinde giderek daha fazla önem kazanmaktadır. Mindfulness temelli bilişsel terapi (MBCT) gibi yaklaşımlar, bireyin depresif düşüncelere kapılmadan mevcut anı fark etmesini ve stresle başa çıkmasını sağlar. Meditasyon ve nefes teknikleri gibi pratikler, bireyin duygusal düzenlemesini güçlendirebilir.

Sonuç:

Depresyon tedavisinde psikoterapi yaklaşımları, bireyin ihtiyaçlarına ve depresyonun şiddetine bağlı olarak değişiklik gösterebilir. Bilişsel Davranışçı Terapi, Kişilerarası Terapi ve Psikodinamik Terapi gibi yöntemler, bireyin düşünce kalıplarını, duygularını ve sosyal ilişkilerini ele alarak kalıcı bir iyileşme süreci sunabilir. Eğer depresyonla mücadele ediyorsanız, bir uzmandan destek alarak size en uygun terapi yöntemini belirlemek faydalı olacaktır.

Unutmayın, depresyon tedavi edilebilir bir durumdur ve yardım almak, bu sürecin en önemli adımlarından biridir.

Devamını Oku
Panik Atakla Baş Etme Yolları
Panik ataklarla başa çıkmak zor olabilir, ancak bazı teknikler ve stratejiler atakların yoğunluğunu azaltmaya ve kontrol sağlamaya yardımcı olabilir. İşte panik atakla baş etmenin bazı yolları:

1. Nefes Egzersizleri Yapın
Panik atak sırasında, nefes alışverişiniz hızlanabilir ve bu da kaygıyı daha da arttırabilir. Yavaş ve derin nefes almak, vücudunuzu sakinleştirir ve panik atağın yoğunluğunu azaltabilir.

Aşağıdaki nefes tekniğini deneyebilirsiniz:
Burnunuzdan yavaşça nefes alın ve dört saniye boyunca nefesinizi tutun.
Ardından, nefesinizi sekiz saniye boyunca ağızdan yavaşça verin.
Bu egzersizi birkaç dakika boyunca tekrarlayın.

2. Düşüncelerinizi Yeniden Yönlendirin
Panik atak sırasında, genellikle tehlikeli durumlar hakkında düşünceler zihnimizde dolaşır. “Ölüyorum” veya “Kalp krizi geçiriyorum” gibi düşünceler oluşabilir. Bu tür düşünceleri yakalamaya ve onların mantıklı olup olmadığını sorgulamaya çalışın. Kendinize, bu durumun geçici olduğunu ve tehlikede olmadığınızı hatırlatın.

3. Farkındalık Tekniklerini Kullanın
Farkındalık (mindfulness), anda kalmanıza yardımcı olarak panik atak sırasında kaygıyı azaltabilir. Çevrenizdeki ayrıntılara odaklanın: Etrafınızdaki sesler, gördüğünüz renkler veya nesneler gibi. Duyularınıza odaklanarak, düşüncelerinizi mevcut ana yönlendirin.

4. Kaslarınızı Gevşetin
Panik atak sırasında vücut genellikle gerginleşir. Kas gevşetme egzersizleri ile bu gerginliği azaltabilirsiniz. Ayak parmaklarınızdan başlayarak kaslarınızı sıkarak birkaç saniye tutun ve ardından gevşetin. Bunu vücudunuzun diğer bölgelerine de uygulayın.

5. Güvenli Bir Alan Yaratın
Yanınızda sizi rahatlatan ve güvende hissettiren bir nesne taşıyın. Bu bir fotoğraf, küçük bir oyuncak ya da bir hatıra olabilir. Ayrıca, zihninizde güvenli ve sakin bir yer hayal ederek orada olduğunuzu düşünebilirsiniz. Bu tür yöntemler, panik atak sırasında kendinizi daha güvende hissetmenize yardımcı olabilir.

6. Kendinize Zaman Tanıyın
Panik ataklar yorucu olabilir ve atak sonrasında toparlanmak için kendinize zaman vermeniz önemlidir. Atağın hemen ardından kendinizi zorlamayın. Rahatlatıcı bir aktivite yaparak gevşeyin, meditasyon veya hafif bir yürüyüş yapmayı deneyin.

7. Sağlıklı Yaşam Tarzı Alışkanlıkları Edinin
Düzenli uyku, dengeli beslenme ve fiziksel aktivite, ruh sağlığınızı olumlu yönde etkileyebilir. Kafein ve alkol gibi maddeler panik atakları tetikleyebilir, bu yüzden bunlardan uzak durmak faydalı olabilir.

8. Destek Almayı Düşünün
Panik ataklar tekrarlıyorsa veya hayatınızı olumsuz etkiliyorsa, bir uzmandan yardım almak faydalı olabilir. Bir terapist, panik ataklarla başa çıkmanıza yönelik stratejiler geliştirmekte size rehberlik edebilir. Bilişsel davranışçı terapi gibi yöntemler, panik atakların tedavisinde etkili sonuçlar verebilir.

Unutmayın, Yalnız Değilsiniz!

Panik ataklar, birçok insanın yaşadığı ve başa çıkılabilir bir durumdur. Eğer siz de panik ataklar yaşıyorsanız, bu durumu kontrol altına almanın mümkün olduğunu bilmelisiniz. Yardım almak için adım atmak, sağlıklı ve dengeli bir yaşam sürdürmek adına atılmış en önemli adımlardan biridir.

Eğer siz veya sevdikleriniz panik atak belirtileri yaşıyorsanız, uzman ekibimizle iletişime geçmekten çekinmeyin. Biz buradayız, size destek olmak için hazırız.
Devamını Oku
Özgüven Eksikliği Yaşamı Etkiliyor: Özgüven Nedir ve Nasıl Geliştirilir?
Öz güven, çocukluk döneminde şekillenmeye başlıyor. Ancak çocukluk dönemindeki olumsuz yaşantılarınız öz güveninize negatif etkiler yapsa da benlik yaşam boyunca değişebilir ve gelişebilir. Kavramlar üzerinde incelemek gerekirse; benlik kavramı (Self-concept), bireyin kendisi hakkında geliştirdiği inançlar ve algılar olarak tanımlanmaktadır. Bu kavram, kişinin kim olduğunu, hangi özelliklere sahip olduğunu, değerlerini ve kendi yeteneklerini nasıl değerlendirdiğini içermektedir. Benlik bireyin hem içsel yaşantılarını hem de dış dünyadaki ilişkilerini nasıl algıladığını belirler. Kişinin neleri yapabileceğine ya da yapamayacağına olan inançları da kendine olan güveninde görülebilir. Benlik saygısı (Self-esteem) ise kişinin kendine dair hissettiği değeri ve yeterliliği tanımlar. Kişinin kendine güvenmesi, değerli hissetmesi ve kendini olumlu yönde değerlendiriyor olması yüksek benlik saygısına işaret ederken; kişinin kendisine karşı olumsuz duygular taşıması bu yönde değerlendirmesi ise düşük benlik saygısını göstermektedir. Maclellan (2014) öğretmenler öğrencilerin özgüvenini nasıl sağlayabilir çalışmasında (Educational Review) Avrupa’daki müfredatların öğrenme sürecinde benliğin önemli bir rol oynadığı ve Avrupa’daki müfredat reformlarında bunun kabul edildiği açıkça görülmektedir (Europa 2006). Öz güven kişinin hayatını etkiliyor. Türkiye’de son dönemlerde ailelerin öz güven konusu üzerinde daha çok durduğunu gözlemlemekteyiz. Çocuklar, küçük yaşlarda çevreleriyle etkileşime girmeye başlarlar. Onlara söylenenleri olumlu veya olumsuz cümleleri içselleştirirler. Yapabilirsin, başarabilirsin, çabala güveniyorum ya da beceremezsin, aptalsın, bu konuda iyi değilsin gibi. Sosyal deneyimler arttıkça ebeveynlerinden ve öğretmenlerinden aldıkları dönütlerle çocuklar öz güvenlerini inşa ederler. Terapilerde yetişkin danışanlarımdan “çocukken bunlar söylenirdi, yapmama izin verilmedi, bana güvenilmedi ben de denemedim ya da korktum” sözlerini duymuş biri olarak bir çocuğun büyümesinde, yetişmesinde görev alan, bakım veren her bireye sorumluluk düşüyor diyebilirim. Kısacası, kişi kendini değerli ve yeterli hissettikçe olumlu inançlarıyla öz güven kazanabilir. Maalesef son dönemlerde öz güveni sadece başarıya bağlayan kişiler olduğunu görüyoruz. Kişiler sadece başarılarıyla var olduklarını, görülebildiklerini düşünüyorlar ve bu yanlış inançla hayatlarına devam ediyorlar. Oysa destekleyici ve sevilen ortamlarda büyüyen çocuklar (koşulsuz sevgi ve kabulle) hata yapmayı, başarısızlığı normalleştirir, benimser ve bu öz güvenlerini yükseltir. Kişi hangi yaşta olursa olsun duygusal destek alabilmesi, teşvik ediliyor olması, kişiye olanaklar sağlanıyor olması, fırsatlar yaratılması öz güveni doğrudan arttırır. 

Peki başka neler yapılabilir?
  • Kendinizi tanımaya, özelliklerinizi keşfetmeye başlayabilirsiniz/çalışabilirsiniz. İlgi alanlarınız neler? Güçlü yönlerinize bakabilirsiniz. 
  • Yetenekli/becerikli olduğunuz alanlara odaklanabilirsiniz.
  • Kendinize dair olumlu, destekleyici bir dil (evet biliyorum kendinizi daha çok eleştiriyorsunuz :)) geliştirebilirsiniz. 
  • Öz güveninizi arttırmanın bir yolu da fiziksel ve zihinsel sağlığınıza önem göstermektir. Sağlıklı bir yaşam tarzınız, beden ve ruh sağlığınızın iyi oluşu kendinize daha güven duymanızı sağlar. Gerektiği yerde profesyonel destek alabilirsiniz. (Doktor, Psikoterapi desteği gibi) 
  • Kendinize ulaşılabilir ve gerçekçi hedefler koyabilirsiniz. Küçük adımlar sizi ileriye taşıyacak olanlardır, amaçlarınıza ulaştıracaktır. Başarılarınızın sevincini yaşayın. Sonuçlardan ziyade sürecinize odaklanın. 
  • Çevrenizi gözden geçirebilirsiniz. Sizi destekleyen kişilerin olduğu güvenli alanınız olsun. Toksik/yıkıcı ilişkilerinize tekrar bir göz atmalısınız.
  • Yukarıda da bahsettiğim gibi hatalar yapabilirsiniz, bu çok normal, hatalara bakış açınızı değiştirin. Hatalar ve başarısızlıklar öğrenme deneyimi olamaz mı?
  • Beden dili önemlidir. Dik durma, göz teması kurma, ses tonunuzun sakinliği sadece iletişimde karşı taraf için değil kendiniz için de çok önemlidir. Beden ve ruh bir bütündür.
  • Nelere ihtiyaç duyduğunuzu (duygusal, sosyal vs.) fark edin ve kendinize değer vermeye, saygı duymaya konsantre olun. 
Değerli okuyucu önemli bir hatırlatma: Her birey eşsiz ve kıymetlidir. :)
Devamını Oku
Öfke Kontrolü: Nedenler, Belirtiler ve Yönetim Yöntemleri
Öfke, her insanın deneyimlediği doğal bir duygudur. Ancak, doğru şekilde ifade edilmediğinde hem bireylerin ruh sağlığına hem de sosyal ilişkilerine zarar verebilir. Kısa süreli öfke patlamaları ya da kronik öfke sorunları, bireyin yaşam kalitesini düşürebilir ve uzun vadede iş, aile ve sosyal çevrede çatışmalara yol açabilir (Novaco, 2016). Öfkenin tamamen yok edilmesi mümkün veya sağlıklı olmasa da kontrol edilebilmesi, bireylerin stresle daha etkili başa çıkmalarına olanak tanır. Bunun için kişinin kendini tanıması, öfkesini tetikleyen durumların farkında olması ve uygun başa çıkma stratejilerini kullanması önemlidir (Deffenbacher, 2011).

Öfke kontrolüne yönelik stratejiler, bireylerin kendini daha iyi tanıyarak duygularını daha sağlıklı şekilde ifade etmelerine olanak tanır. Ayrıca, terapiler ve sosyal destek sistemleri, öfkeyi azaltmada ve yapıcı bir şekilde yönlendirmede kritik bir rol oynar (Beck, 2011). Günümüzün hızlı tempolu ve stresli yaşam koşullarında öfke kontrolü teknikleri, bireylerin hem kişisel hem de toplumsal anlamda daha dengeli bir hayat sürmesini sağlar.

Öfkenin Nedenleri

Öfke birçok biyolojik ve çevresel etkenden kaynaklanabilir:
  • Biyolojik yatkınlık: Beyindeki serotonin gibi nörotransmitterlerin dengesizliği, dürtü kontrol sorunlarına yol açabilir.
  • Çevresel etkenler: Sosyal çatışmalar, iş yerindeki baskılar ve kişisel travmalar öfkeyi tetikleyebilir (Novaco, 2016).
  • Öğrenilmiş davranışlar: Aile ve çevrede gözlemlenen agresif davranış kalıpları, öfke sorunlarının yerleşmesine neden olabilir.

Belirtiler ve Türleri

Öfke, farklı şekillerde ortaya çıkabilir:
  • Ani öfke patlamaları: Küçük olaylar karşısında aşırı tepkiler verme.
  • Gizli öfke: Öfkeyi bastırarak uzun süre sonra ani patlamalar yaşama.
  • Kronik öfke: Sürekli olarak sinirli ve huzursuz olma hâli.

Öfke Yönetimi ve Başa Çıkma Yöntemleri

Öfke kontrolü, bireyin ruh sağlığı ve sosyal ilişkileri açısından büyük öneme sahiptir. Aşağıdaki yöntemler, öfke yönetiminde etkilidir:
  • Bilişsel Davranışçı Terapi (BDT): Kişinin öfkeyi tetikleyen düşünce kalıplarını fark etmesine ve değiştirmesine yardımcı olur (Beck, 2011).
  • Rahatlama teknikleri: Nefes egzersizleri ve meditasyon, stresi azaltarak öfkeyi kontrol altında tutmayı sağlar (Novaco, 2016).
  • Sosyal destek: Aile ve arkadaş çevresinin desteği, bireyin öfkesini yapıcı bir şekilde ifade etmesini kolaylaştırır.
  • Yaşam tarzı düzenlemeleri: Düzenli egzersiz ve yeterli uyku, stresin azalmasına ve öfkenin yönetilmesine katkıda bulunur.

Sonuç

Öfke, doğru yönetildiğinde bireyin motivasyonunu artıran ve sınırlarını belirlemesine yardımcı olan sağlıklı bir duygu olabilir. Ancak, kontrol edilemeyen öfke, hem bireysel hem de sosyal ilişkilerde kalıcı zararlara yol açabilir (Deffenbacher, 2011). Öfke kontrolü için farkındalığı artırmak, terapilere katılmak ve stresle başa çıkma stratejilerini öğrenmek önemlidir. Terapiler ve sosyal destek mekanizmaları sayesinde birey, öfkesini daha yapıcı bir şekilde yönlendirerek yaşam kalitesini artırabilir (Beck, 2011). Günlük hayatta öfke yönetimi stratejilerinin uygulanması, bireyin kendini daha iyi ifade etmesini ve sağlıklı ilişkiler kurmasını sağlar (Novaco, 2016). Öfke kontrolünün geliştirilmesi, yalnızca bireyin yaşam kalitesine değil, aynı zamanda toplumsal huzura da katkıda bulunur.

Kaynakça
  1. Beck, A. T. (2011). Cognitive Therapy of Personality Disorders. Guilford Press.
  2. Deffenbacher, J. L. (2011). Cognitive-behavioral conceptualization and treatment of anger. Cognitive and Behavioral Practice, 18(2), 212-221. https://doi.org/10.1016/j.cbpra.2009.12.004
  3. Novaco, R. W. (2016). Anger and psychopathology. In The Wiley Handbook of Violence and Aggression (Vol. 2, pp. 1-16). Wiley Blackwell.
Devamını Oku
Öfke Kontrol Bozukluğu ile Baş Etme Yolları
Öfke engellenmişlik, adaletsizlikya da eşitsizlik anında görülen bir duygudur. Bu duygu da elbette ki diğer tümduygular gibi hem normal hem de bizlere harekete geçmemiz gerektiğinihatırlatan bir sinyal niteliğindedir. Saldırı ya da tehdit anında kendimizi savunmamızısağlama işlevi vardır.

Öfke duygusunu hissetmek sorundeğil öfkenin kontrol edilemeden yansıdığı davranışlar anormal sayılabilmektedir.Genellikle kontrol edilmediği durumlarda kişiler için yıkıcı etkileri oldukçafazla olabilmektedir.  Bu durum öfkekontrol bozukluğu olarak isimlendirilebilir.

Öfke Kontrol Bozukluğunun Belirtilerinelerdir?
  • Aşırı gergin ruh hali
  • Kan basıncının artması
  • Nefes alışverişlerinindüzensizleşmesi
  • Kalp atışında hızlanma
  • Adrenalin miktarında artış
  • Bir kişiye/nesneye yöneliksaldırgan davranışlar
  • Sözlü saldırıda bulunma

Öfke Kontrolü nasıl sağlanır?

Tetikleyicileri Tanımak: Öfkenin altında yatan sebepleri anlamak gerekmektedir. Nelerin siziöfkeye sürüklediğini keşfetmek, nelerin sizi tetiklediğini tanımak dolayısıylaöfke duygusunun nerelerde geleceğini bilmek kontrolü sağlamak adına oldukça destekleyicidir.En çok öfkelendiğiniz olaylara dönüp bir bakın. Hepsinin ortak noktalarınelerdi? Öfkenizi en kontrol edemediğiniz anlarda aslında ihtiyacınız neydi?Aslında ne demek istiyordunuz? Gibi sorgulamalar duyguyu tanıma ve kontroletmenize yardım edecektir.

Gevşeme Egzersizleri: Derin nefes alma, rahatlatıcı sesler ya da görüntülere maruzkalma, yoga, meditasyon benzeri rahatlatıcı egzersizler kişinin tetiklenmeanında duygusunu dizginlemesini kolaylaştıracaktır.

Düşünceleri Yeniden Yapılandırma: Sizi öfkeye sürükleyen düşünceleri tanımak ve yerine dahagerçekçi/sağlıklı olanları koymak öfke anında aniden tetiklenmeniziengelleyecek ve sizi kontrolsüz davranışlardan koruyacaktır. Örneğin kötü birolay yaşadığınızda “hayatım mahvoldu” veya “bunu yaparken beni hiç önemsemedi”,“demek ki beni biraz bile sevmiyormuş” gibi genelleme ve felaketleştirme senaryolarıüzerinden yorumlayınca hissedilen öfke düzeyi de buna oranla artacaktır. Bugibi düşünce yanılsamalarına kapılmaktansa “onun bu davranışının arkasında neyatıyor, acaba bana ne anlatmaya çalıştı, bunun gerçekten bana verdiği değerile alakası var mı” gibi sorgulamalarda olmak iletişimi de bizleri de daha sağlıklıkılacaktır.

Stres Azaltan Aktiviteleri Arttırma: Günlük hayatımızda birçok stres girdisine maruzkalıyoruz. Elbette rahatlayabilmek için bu stres girdilerinin bir de çıktılarıolmasına ihtiyaç duyuyoruz. Bunlar kişiden kişiye değişebildiği gibi genellikleyürüyüş yapmak, enstrüman çalmak, spor aktivitelerine katılmak, sosyalleşmek,kendinizi dağda/ormanda hayal etmek, doğa ile daha çok içi içe olmak,sevdiklerimizle vakit geçirmek gibi aktiviteler stres seviyenizi azaltacak vebütün olumsuz duyguların kontrolünü arttıracaktır.

Duyguya Vakit Vermek: Öfke duygusunun en işlevsiz davranışlara dönüştüğü anlar duygununilk tetiklendiği anlardır. Bu sebeple duygunun sönmesine biraz vakit vermek veöfke anında iletişim kurmamak düşünerek harekete geçme olasılığımızı arttıracakve dolayısıyla sağlıksız tepkiler verme ihtimalimizi azaltacaktır.

Önceden Alternatif Davranışlar Hazırlamak: Öfkenin tetikleneceğini öngördüğünüz senaryolardahenüz o olay başınıza gelmeden durup düşünerek sağlıksız tepkiler yerine nasıltepkiler verebileceğini planlama işlevsel bir duygu düzenleme tekniğidir.Böylece olay anında sonrasında pişman olunacak dürtüsel tepkileri vermek yerinesağlıklı alternatifler zihninizde daha çabuk canlanacaktır.

Arka Plandaki İncinmiş Tarafı Tanımak: Öfke çoğu zaman anlaşılmamak, görülmemek, değersizhissetmek gibi incinmiş tarafların kamuflajı gibidir. Dışarıdan görünen yüzüöfke gibi olsa da aslında arka planda kabul edilemeyen incinmiş taraflarınyansımasıdır. Öfkenizin tetiklendiği anlara odaklanın. Bakın aslında arkasındanasıl bir ihtiyacınızın karşılanmadığını hissettiniz? Hangi olay ile başedemediniz? Nerede çok incindiniz? Bunu tanımak tetiklenme ihtimaliniziazaltacaktır.

Öfke duygusu da diğer bütün duygular gibi şiddeti arttığında kişileriçin işlev bozucu olabilmektedir. Hayattan aldığınız keyfi, ilişkilerinizi, özsaygınızı olumsuz etkileyebilmektedir. Bu sebeple öfke sağlıksız davranışlaradönüşüp hayatınızın işlevini bozacak kademeye gelmeden bu duygu ile yüzleşmekve tabiri caizse helalleşmek bizim için en etkili baş etme yolu olacaktır.
Devamını Oku
Obsesif Kompulsif Bozukluk
Obsesif kompulsif bozukluk istem dışı zihne gelen, kişiyi huzursuz eden, zihin dışına çıkarılamayan yinelenen düşünceler (obsesyon) ve istem dışı gelen saplantılı düşünceleri zihinden uzaklaştırmak amacıyla yapılan istem dışı hareketler (kompulsiyon) ile bağlantılı bir hastalık olarak karşımıza çıkar. 

Obsesif Kompulsif Bozukluğa sahip kişiler, genelde aşırı düzenli, aşırı titiz, soğuk kişiliğe sahip, biriktirmeyi seven ve sorumluluktan kaçan insanlar olarak gözükmektedirler. Mükemmelliyetçi tavırları vardır. Değişimlerden pek hoşlanmazlar. Tutucudurlar. Pek girişimci değillerdir. Otoriter tavırları vardır ve görevlerine bağımlıdırlar. Genel olarak gergin tavırları vardır. 

Obsesyon ve Görülme Sıklığına Göre Tipik Obsesyonlar

Obsesyon, belirgin olan stres ve kaygı durumuna sebebiyet veren girici (intrüsif), ego-distonik, ısrarlı istem dışı olan düşünceler, imge ya da dürtülerdir. Bunların etkisini baskılama veya nötrleştirme motivasyonu olarak tanımlanmıştır (Üncüer, 2014). Kişi bu eylemleri baskılar. Başka bir düşünüş biçimiyle veya eylemlerle etkisizleştirmeye çalışır.
  • Kirlenme/ Bulaş Korkusu: Herhangi bir kirin ya da virüsün kendisine bulaşacağı korkusudur. Kişi kapı kolundan veya tuvaletlerden bile virüs kapabileceği korkusunu yaşamaktadır. 
  • Kuşku Obsesyonları: Emin olamama ile bağlantılıdır. Bir işi yapıp yapmadığın düşünüp kuşku duyarlar. 
  • Simetri, Düzen Obsesyonları:  Bireyin her şeyin sırasında olması ve düzgün bir şekilde yerli yerinde olması gerektiğini hissetmesi ve düşünmesiyle ilgili obsesyonlardır. Resimlerin, kitapların ve havluların aynı hizada bulunması, eşyaların yerli yerinde olması ve yazısının çok iyi olması gerektiği gibi düşüncelerdir (Yılmaz, 2018).
  • Cinsel Obsesyonlar: Aileden veya arkadaşlardan, tanımadığı biri ile ilgili cinsel düşüncelerinin olması, eşcinsellikle ilgili düşünceler, çocuklarla ilgili cinsel düşüncelere kapılmayla ilişkili obsesyonlardır. Görülme sıklığı %13-26 arasındadır  (Yılmaz, 2018).
  • Saldırganlık Obsesyonları: Bireyin çevresindekilere veya kendisine zarar vereceği, öldüreceği, utanılacak bir şeyi gerçekleştirmekten korktuğu, şiddet içeren imgeleri düşünmesi nedeniyle korku duymasıyla ilişkili obsesyonlardır. Yaygınlığı %10-20 arasındadır (Yılmaz, 2018).
  • Dinsel Obsesyonlar: Kişinin inandığı dinde haram sayılan durumların istemsizce kişinin zihnine yerleştiğini düşünmesidir. 
  • Somatik Obsesyonlar: Kişinin tedavisi zor olan hastalıklara yakalanmış olma ihtimali üzerine düşünmesidir.

Kompulsiyon ve Görülme Sıklığına Göre Tipik Kompulsiyonlar

Birçok kez saptantılı olan düşünceyi (obsesyon) zihinden uzaklaştırmak adına gerçekleştirilen kişinin isteği dışında yinelenen hareketlerle (kompulsiyon) karakterize bulunan ve hastaların bazı düşüncelerinden kurtulması adına başka düşünceleri çağrıştırması veya birtakım davranışlarda bulunmaları şeklindeki davranış ve düşüncelere kompulsiyon denir (Sakallı, 2014; akt. Yılmaz, 2018).
  • Yıkama/Temizleme: Kişi bulunduğu alanların pis olduğunu düşünmektedir ve temizleme davranışları geliştirmektedir.
  • Kontrol: Kişinin aslında sevdiği insanların güvenliği için geliştirdiği kompulsiyon türüdür. Örneğin kişi ütünün fişini çekip çekmediğini defalarca kontrol etmektedir.
  • Sayma: Herhangi yapılan bir şeyi tekrarlayıcı olarak belli bir sayıya ulaşıncaya   kadar gerçekleştirmektir. 
  • Düzenleme: Belli bir simetri oluşturma ihtiyacıdır. 
  • Sormak/İtiraf Ettirmek: Güvence arayışı içerisinde olup sürekli soru sorulmasıdır. 

OKB ile İlişkili Bozukluklar 

  • Trikotilomani: Yoğun stres altında olunan zamanlarda kişinin vücudundaki tüyleri rahatlama amacıyla yolmasıdır. 
  • Beden Dismorfik Bozukluğu: Kişi bedeninde devamlı bir kusur arayışı içinde olmasıdır.
  • Deri Yolma Bozukluğu: Dermatolojik bir sıkıntı olmadan kişinin cildini yolması, kazıması, sıkması olarak karşımıza çıkmaktadır.
  • İstifleme Bozukluğu: Değeriyle ilgili olmaksızın kişinin nesneleri saklaması, biriktirmesi ve atmak istememesidir. 

KAYNAKÇA:

  1. Üncüer, Ö. F. (2014). Yetişkin bağlanma biçimleri ile obsesif-kompulsif bozukluk arasındaki ilişkinin incelenmesi: Psikoterapi uygulamasına bir örnek: Ayna Klinik Psikoloji Dergisi, 1 (1), 26-40.
  2. Yılmaz, B. (2018). Obsesif Kompulsif Bozukluk Tedavisinde Güncel Yaklaşımlar. Lectio Scientific, 2 (1), 21-42.
Devamını Oku
OKB Hakkında Yanlış Bilinenler: Mitler ve Gerçekler
Obsesif Kompulsif Bozukluk (OKB), genellikle “takıntı hastalığı” olarak anılan, toplumda yanlış anlaşılan bir ruhsal sağlık sorunudur. Popüler kültürde genellikle komik ya da ilginç bir özellik olarak yansıtılsa da, OKB gerçekte oldukça karmaşık ve bireyin yaşam kalitesini olumsuz etkileyebilecek bir bozukluktur. Bu yazıda, OKB hakkında sıkça duyulan yanlış inanışları ele alarak bu mitlerin ardındaki gerçekleri paylaşacağız.

Mit 1: OKB, Sadece "Temizlik Takıntısı"dır

Gerçek: OKB, yalnızca temizlikle sınırlı değildir. Evet, bazı OKB hastalarında temizlikle ilgili takıntılar olabilir; ancak bozukluk, düzen saplantısı, tekrar sayma, tehlike düşünceleri gibi çok farklı şekillerde de ortaya çıkabilir. OKB’nin ana belirtileri, kontrolsüz takıntılar (obsesyonlar) ve bu takıntıları yatıştırmak için yapılan tekrar eden davranışlardır (kompulsiyonlar).


Mit 2: Herkesin Biraz OKB si Vardır

Gerçek: Günlük hayatta düzenli veya titiz olmaya yönelik bazı eğilimlerimiz olabilir; ancak bu OKB anlamına gelmez. OKB, beynin belirli işlevlerini etkileyen, ciddi bir ruhsal sağlık sorunudur. OKB tanısı almış bireyler, kontrol edemedikleri takıntılardan muzdariptir ve bu durum onların günlük yaşamını büyük ölçüde olumsuz etkiler.


Mit 3: OKB Hastaları "Kontrolü" Ele Alabilir

Gerçek: OKB belirtileri, sadece “kendine hakim ol” gibi tavsiyelerle kontrol edilebilecek türden değildir. OKB, beynin kimyasını etkileyen ve bilinçsizce meydana gelen tekrarlayıcı bir döngüdür. OKB’li bireyler, davranışlarını mantıkla durdurmak isteseler de, kompulsiyonlarını engellemek çoğu zaman zordur. Tedavi ve terapi yardımı olmadan belirtiler daha da artabilir.


Mit 4: OKB Tehlikeli veya Şiddet İçerikli Bir Bozukluktur

Gerçek: OKB nin bazı türleri tehlikeli veya şiddet içerikli obsesyonlarla (örneğin, zarar verme korkusu) ortaya çıkabilse de, OKB hastalarının çoğu, bu düşünceleri uygulamaktan korkar ve kendine veya başkalarına zarar vermek istemez. Aslında, bu tür obsesyonlar en fazla kaygıya yol açan takıntılar arasında yer alır, çünkü OKB hastaları bu düşünceler nedeniyle daha fazla endişe duyarlar.


Mit 5: OKB’nin Tedavisi Yoktur

Gerçek: OKB tedavi edilebilir bir bozukluktur. Bilişsel Davranışçı Terapi (BDT) ve özellikle Maruz Kalma ve Tepki Önleme (ERP) tedavi yöntemleri OKB semptomlarını azaltmada etkili olabilir. Ayrıca, bazı durumlarda ilaç tedavisi de ek bir destek sağlar. Tedavi, kişilerin OKB ile baş etme becerilerini geliştirmesine ve yaşam kalitelerini artırmasına yardımcı olabilir.


Mit 6: OKB Sadece Yetişkinleri Etkiler

Gerçek: OKB, çocuklarda ve ergenlerde de ortaya çıkabilir. Çocuk yaşta başlayan OKB, tedavi edilmediğinde bireyin yetişkinlik hayatında da devam edebilir. Erken tanı ve tedavi, çocukların takıntı ve kompulsiyonlarını daha iyi yönetmelerini sağlayabilir ve gelişim süreçlerinde büyük fark yaratabilir.


Mit 7: OKB’li Biri “Mükemmelliyetçidir”

Gerçek: OKB, mükemmeliyetçilikten çok daha fazlasıdır. OKB’li bireylerde, kontrol dışı ve sürekli tekrarlayan düşüncelere karşı duyulan rahatsızlık hakimdir. Bu durum mükemmeliyetçilikten farklı olarak, ciddi bir içsel sıkıntı ve kaygı yaratır. Mükemmeliyetçilikten ziyade, OKB hastalarının yaptığı şey, kendilerini güvende hissetmek için kontrol edemedikleri düşüncelere karşı belirli davranışlara başvurmaktır.

Sonuç

OKB hakkında daha fazla bilgi sahibi olmak, toplumda bu bozuklukla yaşayan bireylere karşı daha anlayışlı ve duyarlı olmamızı sağlar. OKB, basit bir takıntı veya alışkanlık değildir; bireyin yaşamını etkileyen ciddi bir ruhsal sağlık sorunudur. Bu mitlerin gerçek yüzünü öğrenmek, OKB’nin daha doğru anlaşılmasına katkıda bulunacaktır. OKB hakkında doğru bilgileri yayarak, bu bozuklukla yaşayan kişilerin destek almasına ve farkındalığın artmasına yardımcı olabiliriz.

Devamını Oku
Bipolar Bozuklukla Yaşamak İşlevselliği Sürdürmenin Yolları ve İpuçları
Bipolar bozuklukla yaşamak, duygusal iniş çıkışlarla dolu bir hayatı dengelemek anlamına gelir. Ruh hali bir anda zirveye çıkar, sonra da aniden düşebilir; bu, ilişkilerden kariyere, sosyal yaşama kadar hayatın birçok alanında zorlayıcı olabilir. Ancak, işlevselliği korumak ve bu yolculuğu yönetmek için etkili yollar ve stratejiler bulunmaktadır. Bipolar bozuklukla başa çıkmayı öğrenmek, güçlü yanlarınızı ve yaşam becerilerinizi yeniden keşfetmenizle mümkün hale gelir.

Bipolar Bozuklukla Yaşam Nasıl Bir Deneyimdir?
Bipolar bozukluk, ruh halinde iki uç arasında geçişlere yol açan bir duygu durum bozukluğudur. Bu iki ana evre “mani” ve “depresyon” olarak bilinir. Mani döneminde kişi kendini enerjik, aşırı iyimser ve güçlü hissedebilir; ancak bu dönemlerde kontrolsüz davranışlara meyil artabilir. Depresif dönemde ise derin üzüntü, yorgunluk, umutsuzluk gibi belirtiler ön plana çıkar. Bu ruh hali değişimleri, kişinin günlük hayatını sürdürebilmesini zorlaştırabilir. Ancak, bu bozukluğa sahip olmak bir engel değil, yönetilebilir bir durumdur. Doğru yaklaşım ve yöntemlerle, işlevselliği koruyarak kaliteli bir yaşam sürmek mümkündür.

1. Duygu Durumunuzu Takip Edin ve Farkındalığınızı Artırın
Duygu durumunuzu izlemek, ruh halinizin nasıl ve ne zaman değiştiğini anlamanıza yardımcı olur. Bir ruh hali günlüğü tutmak veya ruh hali izleme uygulamaları kullanmak, yükseliş ve düşüş dönemlerini önceden fark etmenizi sağlar. Bu farkındalık sayesinde, ne zaman profesyonel yardıma ihtiyaç duyabileceğinizi veya destek almak için yakınlarınıza ulaşabileceğinizi daha kolay anlarsınız.

2. Düzenli Bir Günlük Rutin Oluşturun
Günlük yaşamda düzen, bipolar bozukluğun etkilerini azaltmada oldukça önemlidir. Özellikle uyku düzeni, ruh hali değişimlerini kontrol altına almak için kritik bir unsurdur. Aynı saatlerde yatıp kalkmak, biyolojik saatinizi düzenleyerek manik veya depresif dönemlerin sıklığını ve şiddetini azaltabilir. Uyku dışında yemek saatleri, egzersiz ve çalışma rutinlerini de belirli bir düzende sürdürmek, ruh halinizi dengelemenize katkıda bulunur.

3. Sağlam Bir Destek Ağı Edinin
Bipolar bozuklukla başa çıkmada destek almak çok değerlidir. Aileniz, arkadaşlarınız ve çevrenizle güçlü bir bağ kurarak ihtiyaç duyduğunuzda destek istemekten çekinmeyin. Aynı zamanda, bipolar bozukluğa sahip kişilerle deneyimlerinizi paylaşabileceğiniz destek grupları, süreci daha az yalnız hissetmenizi sağlar. Destek almak, zor zamanlarda size moral verir ve başa çıkma sürecini daha da kolaylaştırır.

4. Stres Yönetim Tekniklerini Öğrenin
Stres, ruh halinizi doğrudan etkileyebilir ve dönemsel iniş çıkışları tetikleyebilir. Stres yönetiminde meditasyon, yoga, nefes egzersizleri gibi teknikler oldukça etkilidir. Özellikle farkındalık meditasyonu (mindfulness), anda kalmanızı ve stresle başa çıkmanızı kolaylaştırır. Bu teknikler, zihninizi sakinleştirir ve olumsuz düşüncelerden uzaklaşmanıza yardımcı olur.

5. Küçük, Ulaşılabilir Hedefler Belirleyin
Büyük hedefler, özellikle depresif dönemlerde sizi bunaltabilir. Bu yüzden kendinize küçük ve ulaşılabilir hedefler belirlemek, başarma duygusunu yaşamanızı sağlar. Günlük yaşamda yapılacak basit işler belirlemek ve bunları tamamladıkça kendinizi ödüllendirmek, kendinize olan güveninizi artırabilir. Küçük adımlarla ilerlemek, büyük değişikliklere yol açabilir.

6. İlaç Tedavisini Düzenli Uygulayın
Bipolar bozukluk tedavisinde ilaç kullanımı, ruh hali değişimlerini yönetmek için önemlidir. Doktorunuzun tavsiye ettiği ilaçları düzenli kullanmak, ruh halinizi stabilize eder ve belirtileri kontrol altında tutar. İlaçlarınızı kendi başınıza bırakmamak ve herhangi bir yan etki hissettiğinizde doktorunuzla görüşmek tedavi sürecini destekler.

7. Psikoterapi Desteği Alın
Psikoterapi, bipolar bozuklukla yaşamak için oldukça faydalıdır. Bilişsel davranışçı terapi (BDT) gibi terapi yöntemleri, olumsuz düşünce kalıplarını fark etmenizi ve başa çıkma stratejileri geliştirmenizi sağlar. Terapistinizle birlikte, ruh hali değişimlerinizi yönetmek ve stresli durumlarla başa çıkmak için pratik beceriler kazanabilirsiniz. Terapinin düzenli olması, yaşam kalitenizi artırmakta etkili olur.

8. Kendinize Karşı Sabırlı ve Şefkatli Olun
Bipolar bozuklukla başa çıkmak inişli çıkışlı bir yol olabilir. Kendinize karşı sabırlı ve şefkatli olmak, sürecin en önemli parçalarından biridir. Zorlandığınızda kendinizi eleştirmek yerine, her adımın değerini bilmek ve bu süreci destekle geçirdiğiniz için kendinizi takdir etmek büyük fark yaratır.
Devamını Oku
Bipolar Bozuklukta Yakın İlişkiler Zorluklar ve Çözüm Yolları
Bipolar bozukluk, hem bireyin hem de onun çevresindeki insanların yaşamlarını derinden etkileyebilen bir durumdur. Bu rahatsızlığa sahip bireyler için, özellikle duygudurum dalgalanmalarının yoğun olduğu dönemlerde yakın ilişkilerde dengeyi sağlamak zorlayıcı olabilir. Ancak doğru destek ve stratejilerle sağlıklı ilişkiler kurmak ve mevcut ilişkileri güçlendirmek mümkündür.

Bipolar Bozukluğun İlişkilere Etkisi
Bipolar bozukluk, kişinin duygu durumunu ani ve şiddetli bir şekilde değiştirebilir. Bu değişiklikler, özellikle manik veya depresif dönemlerde kendini daha belirgin gösterir:
  • Manik Dönemler: Kişinin enerji seviyesi, özgüveni ve sosyal etkinliği artar. Ancak bu dönemlerde dürtüsel davranışlar da artabileceğinden, ilişkilerde ani tepkiler veya riskli kararlar alınabilir.
  • Depresif Dönemler: Yoğun bir enerji düşüklüğü, içe kapanma ve umutsuzluk hisleri hakimdir. Bu dönemde birey, destek ihtiyacı hissedebilir ancak diğer yandan ilişkilere olan ilgisi azalabilir.

Bu iniş çıkışlar, çiftler, arkadaşlar ve aile bireyleri arasındaki dinamikleri karmaşıklaştırabilir. Ancak bu zorluklar aşılabilir; bipolar bozukluğun ilişkiler üzerindeki etkilerini daha iyi anlayarak empati ve destek yoluyla sağlıklı bir ilişki sürdürmek mümkündür.

Bipolar Bozuklukla Sağlıklı İlişkiler Kurmak için İpuçları

  • Açık ve Şeffaf İletişim Kurmak
Duygularınızı ve düşüncelerinizi sevdiklerinizle paylaşmak, karşılıklı anlayışı güçlendirebilir. Bipolar bozukluk hakkında bilgi vermek, özellikle duygu durumunuzdaki değişikliklerin nedeni hakkında farkındalık yaratabilir.

  • Bir Destek Ağı Kurun
Yakın çevrenizle güvenli bir destek ağı oluşturun. Hem sizin hem de partnerinizin veya arkadaşlarınızın ihtiyaç duydukları anlarda destek alabilecekleri kişilerden oluşan bir ağ, hem size güven verir hem de ilişkilerinizin dayanıklılığını artırır.

  • Empati ve Sabır Geliştirin
Bipolar bozukluğa sahip bireyler için iniş çıkışların yaşanması oldukça doğal bir süreçtir. Partnerinizin veya yakınlarınızın size empati göstermesi kadar, sizin de onların duygularını ve bakış açılarını anlamanız önemlidir.

  • Rutinler ve Sınırlar Belirleyin
Bipolar bozuklukta dengeli bir yaşam düzeni çok önemlidir. Günlük rutinlerinizi belirleyip, ilişkinizde sınırlar koymak da olası çatışmaları azaltabilir. Bu sınırlar, duygusal veya fiziksel mesafeler gibi konuları içerebilir ve kendinizi koruma altına almanıza yardımcı olabilir.

  • Uzman Desteği Alın
Çift terapisi, bireysel terapi veya aile terapisi, bipolar bozukluğun ilişkiler üzerindeki etkisini yönetmeye yardımcı olabilir. Ayrıca partneriniz veya aileniz için destek gruplarına katılmak da faydalı olabilir. Bu tür destekler, özellikle zor zamanlarda yalnız olmadığınızı hissettirir.

  • Kendinize ve İlişkinize Zaman Tanıyın
Sabırlı olmak ve kendinize karşı nazik davranmak, hem bireysel iyilik halinizi hem de ilişkinizi destekler. Bazen her şey yolunda gitmeyebilir, ancak kendinizi veya partnerinizi zorlamadan ilerlemek ilişkinin sağlamlığını artırabilir.

Yakınlarınıza Nasıl Destek Olabilirsiniz?
Eğer bir yakınınız bipolar bozukluk yaşıyorsa, onun yanında nasıl destekleyici bir şekilde durabileceğinizi bilmek çok önemlidir:
  • Bilgi Edinin: Bipolar bozukluk hakkında öğrenmek, durumu daha iyi anlamanıza ve empati yapmanıza yardımcı olur.
  • Dinleyici Olun: Yakınınız, duygularını veya düşüncelerini paylaşmak istiyorsa, onu yargılamadan dinleyin.
  • Kendi Sınırlarınızı Bilin: Birine destek verirken, kendi iyilik halinizi de korumanız gerekir. Kendinize ayırdığınız zamana önem verin ve kendinizi tükenmiş hissettiğinizde yardım alın.
Sonuç
Bipolar bozukluk, ilişkiler üzerinde etkili olabilir ancak zorlukların üstesinden gelmek mümkündür. Sabır, anlayış ve doğru stratejilerle, ilişkilerdeki dengeyi sağlamak ve güçlü bağlar kurmak mümkün hale gelir. Unutmayın ki her birey ve her ilişki kendine özeldir; bu nedenle sevgi, destek ve anlayışla ilişkilerinizin sağlığını koruyabilirsiniz.
Devamını Oku
Bipolar Bozukluk Belirtiler Nedenler ve Yönetim Yöntemleri
Bipolar bozukluk, bireyin ruh hâlinde aşırı dalgalanmalara neden olan ve yaşam boyu süren bir psikiyatrik rahatsızlıktır. Bu bozukluk, duyguların yoğun şekilde değişken olduğu manik ve depresif dönemlerle karakterize edilir. Manik dönemlerde aşırı enerji, taşkınlık ve risk alma eğilimi gözlenirken, depresif dönemlerde umutsuzluk, enerji kaybı ve ilgi azlığı ön plandadır (American Psychiatric Association, 2013). Bipolar bozukluk, her yaştan bireyi etkileyebilmekte ve genetik, biyolojik ve çevresel etkenlerin bir kombinasyonu sonucu ortaya çıkmaktadır (Craddock & Sklar, 2013). Ancak, her bireyin yaşadığı semptomlar ve atakların sıklığı farklılık gösterebilir.

Hastalığın etkileri bireyin iş, aile ve sosyal hayatında ciddi sorunlara yol açabilir. Bu nedenle, erken teşhis ve etkili tedavi büyük önem taşımaktadır. Bipolar bozukluğun toplumdaki yaygınlığı, bireylerin ve yakınlarının doğru bilgilendirilmesini zorunlu kılmaktadır (Grande et al., 2016). Bu bozukluğun yönetiminde ilaç tedavisi ve psikoterapi bir arada kullanılırken, yaşam tarzı değişikliklerinin de önemi büyüktür. Uyku düzeninin korunması ve stresin yönetilmesi gibi faktörler, atakların kontrol altında tutulmasını sağlar (Miklowitz, 2011). Bu yazıda bipolar bozukluğun nedenleri, belirtileri ve tedavi yöntemleri detaylı şekilde ele alınacaktır.

Bipolar Bozukluğun Nedenleri

Bipolar bozukluğun ortaya çıkmasına neden olan faktörler, biyolojik ve çevresel unsurları içerir:
  • Genetik Yatkınlık: Bipolar bozukluğu olan bireylerin yakın akrabalarında hastalık riskinin daha yüksek olduğu bulunmuştur (Craddock & Sklar, 2013).
  • Beyin Kimyası: Nörotransmitterlerin dengesizliği, özellikle serotonin ve dopamin seviyelerindeki dalgalanmalar, hastalığın gelişiminde rol oynar (Goodwin & Jamison, 2007).
  • Çevresel Stres Faktörleri: Travmalar, yoğun stresli dönemler ve kayıplar, atakları tetikleyebilir (Miklowitz, 2011).
  • Yaşam Tarzı Değişiklikleri: Uyku düzeninin bozulması, madde kullanımı ve ani yaşam olayları hastalığı kötüleştirebilir (Gershon et al., 2018).

Belirtiler ve Türleri

Bipolar bozukluk, hastalığın belirtilerine göre birkaç alt türe ayrılır:
  • Bipolar I Bozukluk: Şiddetli manik ataklar ile majör depresif dönemler görülür.
  • Bipolar II Bozukluk: Hafif manik (hipomani) dönemler ve uzun süreli depresyon atakları içerir.
  • Karma Epizod: Kişi aynı anda hem manik hem de depresif belirtiler gösterebilir (American Psychiatric Association, 2013).

Tedavi ve Başa Çıkma Yöntemleri

Bipolar bozukluğun tedavisi, ilaç ve psikoterapiyi birleştiren çok yönlü bir yaklaşım gerektirir:
  • İlaç Tedavisi: Duygu durum düzenleyiciler (lityum), antidepresanlar ve antipsikotik ilaçlar tedavi sürecinde kullanılır (Geddes & Miklowitz, 2013).
  • Psikoterapi: Bilişsel davranışçı terapi (BDT) ve aile terapisi, hastaların atakları tanımalarına ve yönetmelerine yardımcı olur (Miklowitz, 2011).
  • Yaşam Tarzı Düzenlemeleri:
  1. Uyku düzenine dikkat etmek
  2. Düzenli egzersiz yapmak
  3. Stresle başa çıkma yöntemleri geliştirmek
Bipolar bozukluk, yaşam boyu süren ve bireyin ruh hâlini derinden etkileyen bir hastalıktır. Erken teşhis ve doğru tedavi ile bireyler, hayat kalitelerini koruyarak sosyal ve mesleki işlevlerini sürdürebilirler. İlaç tedavisi, psikoterapi ve destekleyici yaşam tarzı düzenlemeleri, atakların önlenmesinde ve yönetilmesinde önemli bir role sahiptir (Geddes & Miklowitz, 2013). Aynı zamanda, bireyin ve yakın çevresinin hastalık hakkında bilgi sahibi olması, tedavi sürecine uyumu artırır ve hastalık yönetimini kolaylaştırır (Miklowitz, 2011).

Günümüzde bipolar bozukluğa yönelik araştırmalar, biyolojik temelli tedavi yöntemlerini geliştirmeye ve psikososyal desteklerin etkinliğini artırmaya odaklanmaktadır (Grande et al., 2016). Toplumda bu bozukluğa yönelik farkındalık yaratmak, bireylerin damgalanma korkusu olmaksızın yardım almasını teşvik edecektir. Sağlık çalışanlarının, bireylerin ve ailelerinin iş birliği içinde çalışmasıyla, bipolar bozukluğun yönetimi daha etkin hâle gelebilir. Bipolar bozuklukla yaşayan bireyler, doğru destek ve tedavi ile dengeli bir yaşam sürdürebilirler.

Kaynakça
  • American Psychiatric Association. (2013). Diagnostic and Statistical Manual of Mental Disorders (5th ed.). Washington, DC: APA.
  • Craddock, N., & Sklar, P. (2013). Genetics of bipolar disorder. The Lancet, 381(9878), 1654-1662. https://doi.org/10.1016/S0140-6736(13)60855-7
  • Geddes, J. R., & Miklowitz, D. J. (2013). Treatment of bipolar disorder. The Lancet, 381(9878), 1672-1682. https://doi.org/10.1016/S0140-6736(13)60857-0
  • Gershon, A., Johnson, S. L., & Miller, I. (2018). Chronic stressors and trauma: Predictors of mood disorders. Current Opinion in Psychology, 21, 101-105. https://doi.org/10.1016/j.copsyc.2017.10.003
  • Goodwin, F. K., & Jamison, K. R. (2007). Manic-depressive illness: Bipolar disorders and recurrent depression. Oxford University Press.
  • Grande, I., Berk, M., Birmaher, B., & Vieta, E. (2016). Bipolar disorder. The Lancet, 387(10027), 1561-1572. https://doi.org/10.1016/S0140-6736(15)00241-X
  • Miklowitz, D. J. (2011). The bipolar disorder survival guide: What you and your family need to know. Guilford Press.
Devamını Oku
Benlik Durumlarımız ve İlişkilerimize Etkileri
Transaksiyonel Analiz Kuramının temelini oluşturan Benlik  Durumları kavramı, ilk olarak Eric Berne tarafından ortaya atılmıştır. Benlik durumları teorisi aracılığıyla sosyal ilişkileri ve ilişkilerde ortaya çıkan çatışmaları daha iyi anlayabiliriz. Benlik durumu, düşünce ve duygulara bağlı olarak gelişen davranış biçimlerini ifade eder.

Benlik Durumları Nelerdir ve İlişkilerimizi Nasıl Etkiler ?
  1. Ebeveyn Benlik
  2. Çocuk Benlik
  3. Yetişkin Benlik
EBEVEYN  BENLİK DURUMU

Kişiliğin ebeveyn rolüne girerek diğerlerine nasıl davranmaları konusunda akıl ve talimatlar  veren kısmıdır. Nasıl muamele gördüğümüze göre bu figür; eleştirmeci sıkı otoriter kızgın ciddi katı yargılayıcı ya da suçluluk duygusu yükleyen bir ebeveyn olabilir. Ya da eğitici ebeveynlere sahip olma şansımız olduysa ebeveyn ego durumundayken esnek yardımcı iltifat edici işbirliği yapan pozitif teşvik sunan tarzda davranırız.

Ebeveyn; insanın kabaca ilk beş yılı olarak kabul edilen erken yaşlarında sorgulanmadan kabul edilen dayatılmış dış olayların gerçek ebeveyn veya ebeveyn vekillerinin beyindeki kayıtlarının bir kolaksiyonudur.Çocuğun ebeveyninden yaşamı boyunca duyduğu tüm uyarılar kurallar ve kanunlar kaydedilir.Aynı şekilde çocuğun kendini bağımlı hissettiği sorgulayamadığı yada keşfedemediği dış düntyaya ait her veri burada depolanır. Kısaca; ebeveyn egonuz çocukluğunuzda gördüklerinizin bir kopyasıdır.

Çocuk benlik durumu:
Arzular içgüdüler hayaller doğallık yaratıcılık ve hevesin en fazla hakim olduğu kısımdır. Doğal kısımdır ve doğal içgüdülerden sorumludur. Çocuk benlik zarar gördüğü takdirde özgüvensiz utanan korkan zalim ve bencil bir yana sahiptir.Bu durumda çocukken yaptığımız gibi tepki veririz. Hayallere kapılıp gerçekçi davranamayız.Bunlara ek olarak çocuk benlik durumunda iletişimde olduğumuz kişinin mevcut sorumluluğu  tek başına  alması beklentisinde olabiliriz.

Yetişkin benlik durumu:
Yetişkin benlik durumu kişiliğin akılcı gerçekçi yanıdır. Toplumsal kurallarla kişisel ihtiyaçlarımız arasında denge unsurudur. Algılama bellekte depolama veri işleme gibi bilişsel etkinlikler yetişkin benliğin fonksiyonlarıdır. Hız sınırının 120 kilometre olduğu bir otoyolda 250 kilometrelik bir mesafenin en iyi şartlarda 2 saatten erken alınamayacağını hesaplamak ve planlarını buna göre yapmak yetişkin benliğin işlevidir.

Yargılayıcı ya da duygusal olmadan doğru ya da sempatik görünme zorunluluğu hissetmeden aklımızın gereğini yapmak yetişkin benlik sayesinde gerçekleşir.
Çocuk ve yetişkin benlik uyum içinde çalıştığında yaratıcılık en üst seviyeye gelir. Eğitilmemiş bir akıl çocuk benliğin yalın spontanlığıyla tam işlevsellik gösteremez.

Kişilerarası etkileşimde benlik durumlarının rolü:
Sağlıklı bir ruh hali için üç benlik durumu yerine ve zamanına göre kullanılmalıdır. Her insanda ebeveyn yetişkin ve çocuk benlik durumları farklı düzeylerde gelişmiştir. Bazılarında anne baba bazılarında çocuk benlik ağır basabilir. Yetişkin benlik ise her iki benlik durumunu orta noktada buluşturup uzlaştırmak ve koordine etmekte kullanılır.
Örneğin; yol kenarında otomobil yıkadığınızı düşünelim. Arabayı köpükle silerken yoldan geçen biri arka sokakta bir adres soruyor olsun. Şu anda hiç müsait değilim diyerek ilgilenmemeniz çocuk benlik dışa vurumu iken adresi tarif etmeniz yetişkin benlik araba yıkamaya ara vererek kişiyi sorulan adrese kadar götürmeniz anne-baba benlik işlevidir.
Yetişkin benlik iç ve dış uyarıcıları sentezleyerek hangi benlik durumundan nasıl bir yanıt verileceğini ayarlayan bir düzenleyicidir. Her üç benlik durumu da zaman zaman öne çıkabilir. Örneğin o gece sizde kalan 7 yaşındaki yeğeninizin karanlıktan korktuğunu ve yalnız uyuyamadığını fark etiniz. Karanlıktan korkmanın mantıklı olmadığını sizin yan odada bulunduğunuzu belirten bir açıklama yetişkin benlik mesajıdır. Çocuğu sakinleştirmek için tüm gece onun yanında kalmanız anne-baba benlik işlevidir. Bu yaşta karanlıktan korkulur mu sen koca adam oldun gibi bir yaklaşım ise çocuk benlikten kaynaklanır. En doğru yaklaşım ise koruyucu ana baba tavrıyla bir müddet çocuğun yanında kalarak onu sakinleştirmek yetişkin tavrıyla korkusunun gerçekçi olmadığını anlatmak ve gerekirse ışıkları açık bırakarak uyumasını sağlamaktır. Yani sağlıklı bir birey farklı benlik durumlarını ne zaman nasıl ne derece kullanacağını bilmelidir.

Benlik durumları arasındaki sınırlar çok katı ya da çok geçirgen ise sağlıklı bir ruh halinden bahsedilemez. Toplumsal çevreyle ve kendi içinde çatışma yaşanabilir. Anne-baba benlik egemen hale gelirse kişi yargılayıcı otoriter dediğim dedik asık suratlı hoşgörüsüz biri olabilir. Yetişkin benliğin hâkimiyetinde ise bir robot mekanikliğinde mantıklı mizahi yanı olmayan tatsız tuzsuz bir insan ortaya çıkar. Birey sadece çocuk benliğini kullanırsa bencil yalnızca kendiyle ilgilenen toplumsal ve fiziksel gerçeklerden uzak biri haline gelir.İletişim sırasında duruma uygun benlik durumunu kullanmadığımızda iletişim çatışması kaçınılmazdır.
Devamını Oku
Hasta Yakını Depresyonu
Hasta yakını olmak, genellikle duygusal ve fiziksel olarak oldukça streslidir. Sevdiğiniz yakınınızın tedavisi ve bakımı için mümkün olanın en iyisini yapma çabası kimi zaman sizin kendi ihtiyaçlarınızın ve hayatınızın önüne geçebilir. Ve buna karşılık üzüntüden öfkeye ya da suçluluk duygusuna kadar birçok çeşitli duygu geliştirebilirsiniz. Bu duygular da kimi zaman hasta yakını depresyonuna neden olabilir.

Hasta yakını depresyonunun belirtileri nelerdir?
Hastanın yakınının yaşayabileceği depresyonun işaretleri şöyledir:
  • Umutsuzluk duygusu
  • Sosyal aktivitelerde bulunma isteğinin kaybı
  • En küçük bir durumda bile sinirlilik
  • Devamlı yaşanan hayal kırıklığı hissi
  • Uykusuzluk ya da aşırı uyuma
  • İştah değişiklikleri – Depresyonda sıklıkla karşılaşılan iştah bozuklukları kilo kaybına neden olur ama aksi şekilde kilo alımı da görülebilir
  • Huzursuzluk – Örneğin; çeşitli takıntıların meydana gelmesi ya da kendine devamlı kendini yoracak işler bulma
  • Yorgunluk ve enerji kaybı – En küçük hareketlerden bile yorgunluk duyma, her şeyi yapmaya karşı hissedilen bir üşengeçlik
  • Değersizlik ya da suçluluk duygusu yaşama – Geçmişteki hataları yeniden düşünme ve bazı şeylerin eksik ve hatalı gittiğine kendini inandırma
  • Ölümü sık düşünme – Bu kimi zaman intihar düşüncesine kadar gidebilir
  • Açıklanamayan fiziksel sorunlar – Sebepsizce meydana gelen ve uzun süreler tekrarlayan bel ve kol benzeri ağrılar.

Eğer hasta yakını depresyonu yaşarsam ne yapabilirim?
Eğer hasta yakını depresyonu yaşadığınızı gösteren belirtileriniz olduğunu düşünüyorsanız mutlaka bir uzmandan destek alın. Bir doktor ya da psikolog ile görüşün. Depresyon dilediğiz zaman ondan kurtulabileceğiniz basit bir sorun değildir. Depresyon tedavi edilmez ise daha çeşitli fiziksel ve ruhsal hastalıklara neden olabilir. Bu da hasta yakınınıza gösterdiğiniz ilgi ve bakımın kalitesini düşürebilir. Fakat depresyon bir uzmana danışıldığı takdirde çoğu zaman ilaç ya da psikolojik danışmanlık hizmeti ile ortadan kaldırılmaktadır.

Hasta yakını depresyonu yaşamamak için nasıl önlemler alabilirim?
Bakıcı depresyonunu önlemek için atabileceğiz adımlar şöyledir:
  • Yardım istemekten çekinmeyin – Hasta yakınınızın bakımı için yardım ve destek istemek için bakımdan bıkana kadar beklemeyin. Kendinizi bu işten sıkılmayacak şekilde bakıma adayın. Diğer aile bireylerini ya da profesyonel yardım veren kuruluşları da işin içine katın ve kendinize kaldırabileceğinizden fazla yük yüklemeyin.
  • Kendi yükümlülükleriniz belirleyin – Hasta yakınınız için neler yapacağınızı ya da neleri yapmakta güçlük çekeceğinizi önceden tespit edin. Neleri yapamayacağınızı önceden düşünüp bilmek karşılaşacağınız durumlar karşısında kendinizi daha az çaresiz hissetmenize yardımcı olur.
  • Diğer ilişkilerinizi unutmayın – Zamanınızın çoğunu hasta yakınınız ile geçirmek sizi sosyal çevrenizden koparabilir. Bir sosyal çevreniz arkadaşlarınız ve dostlarınız olduğunu unutmayın. Sevdiklerinizin yanınızda olduğunu bilmek ve görmek size kendinizi daha güçlü hissettirecek ve size umut verecektir.
  • Kendiniz için zaman ayırın – Dinleneceğiniz ya da eğleneceğiniz aktiviteler içinde yer alın. Sevdiğiniz türde bir film izleyin bir arkadaşınızın doğum günü partisine katılın ya da arkadaşlarınız ile belli geceler rutin görüşmeler organize edin. Spor ya da yoga gibi fiziksel aktiviteler de stresinizi azaltmaya yardımcı olacaktır.
  • Pozitif kalın – Sevdiğiniz birine yardımcı olmak onun hayatında önemli olumlu değişimlere neden olmak size büyük bir manevi olgunluk katacaktır. Depresyonu önlemek için yaptığınız için ne kadar büyük bir iyilik olduğunu düşünüp kendiniz ile gurur duyun.

Unutmayın kendinizi depresyonda hissediyorsanız yardım almaktan kaçınmayın. Bu kendinizi her zamankinden daha iyi hissetmenizi sağlar.
Devamını Oku
Sosyal Anksiyete (Kaygı) Nedir
Sosyal anksiyete, çevremizde birçok insanda gördüğümüz bir kaygı bozukluğudur. Sosyal fobi olarak da bilinen bu durum kişinin kendisini sosyal bir ortama girdiğinde o ortamda başka kişiler tarafından yargılanacağını olumsuz bir yorum alacağını ve mahcup olacağı düşüncesi ile sürekli olarak bir kaygı hissetmesidir. Kişi yaşadığı bu yoğun kaygı ile birlikte sosyal ortamlarda zorluk yaşamaya başlar ve bu durum tedavi edilmezse ciddi sorunlara yol açabilir.

Sosyal anksiyete de kişiler sosyal etkileşim ve ortamlardan kaçındığı için; toplum içinde yemek yeme veya telefonla konuşma çok iyi tanımadığı bir kişi ile konuşma ilgi odağı olma partiye/davete katılma genel tuvaletleri kullanma toplantılarda hazırlıksız konuşma veya karşıt fikir belirtme gibi basit olaylar kişi için zorlayıcı olabilir. Kişi yaşadığı bu korkunun yersiz olduğunu ayırt edebilir ama kafasında düşüncelere hâkim olmadığı için bu tarz durumlarla karşılaştığında; kızarma çarpıntı titreme terleme kaslarda gerginlik midede rahatsızlık boğazda kuruma sıcaklık/soğukluk duyguları kafada basınç kekeleme ses titremesi gibi belirtiler hissederler.

Peki ya her çekingen insanın sosyal fobisi mi vardır? 
Hayır! Birçok insan sosyal ortamlarda çekingenlik gösterebilir birçok kişi bir şeylere başlamadan önce ‘acaba insanlar ne düşünür mahcup olur muyum?’ diye düşünür bu düşünce kişiyi aslında motive ederek elinden geleni yapmaya zorlar ve kişi bu durumdan kaçmaz sosyal fobide ise kişi bu durumdan kaçmaya çalışır kaçamadığı durumlarda ise yoğun bir kaygı hisseder.

Sosyal anksiyete neden oluşur?
Sosyal anksiyetenin oluşmasında en temel faktörlerden biri beyindeki kimyasal ve elektriksel bozukluklardır. Seratonin adlı nörotransmitterin beyinde normalden az olması veya serotonin iletiminde bozukluğunun olması sosyal anksiyetedeki önemli bir fizyolojik faktördür. Ayrıca kişi psikolojik olarak altyapısı hazırlanmış ise (ailede sosyal fobi arkadaş çevresinde sosyal fobi) sosyal fobi belirli bir tetikleyici olayla da başlayabilir ve tedavi edilmez ise şiddeti artabilir. Sosyal anksiyete çocukluk çağında genelde aşırı koruyucu ya da ret edici duygusallıktan yoksun katı anne babaya sahip kişilerde ortaya çıkabilir.

Sosyal anksiyete tedavisi olan bir bozukluktur kişinin tedavi olmak istemesi ve hedeflerinin gerçekçi olması en önemli faktörlerdir. Kişinin isteğine ve sosyal anksiyetesinin şiddetine göre psikoterapi süreci ilaç tedavisi ile desteklenebilir. Tedavi süresi ortalama 6-12 ay arasındadır.
Devamını Oku
Kaygı ve Kaygı İle Baş Etme Yolları
Kaygı,  kişinin hissettiği zorlanma gerilme ve baskı anlamına gelmektedir. Bu anlamda günlük yaşamın doğal akışında hissedilmesi muhtemel duygulardan biridir. Ebeveyn olarak beklentilerinizi karşılarken iş hayatınızda,  aile/akran ilişkilerinizde stres yaşamak normaldir. Bu nedenle kaygı yönetme becerilerine bakmadan önce normal olmayanın kaygıyı yaşamak olması değil, kaygının düzeyi olduğuna değinmek gerekmektedir. Hafif düzeyde kaygı kişiyi motive eder,  harekete geçirir,  enerji verir ve kişinin kendisini geliştirmesine yol açar. Ancak kaygı düzeyinin yüksek olduğu durumlarda kişinin verimliliği düşer odaklanmakta zorlanır hayattan aldığı keyifte azalmalar başlar ve ilişkilerinde sorunlar yaşamasına yol açar. Dolayısıyla önemli olan kaygı hissetmek değil kaygının düzeyinin artması denebilir.

Kaygının varlığı nasıl anlaşılır?
  1. Duygusal Belirtiler: Endişe, sıkıntı hissi, korku duyma, çabuk ürkme kendini yetersiz/değersiz/güvende değilmiş gibi hissetme aşırı alınganlık, sinirlilik hali şeklinde ifade edilebilir.
  2. Düşünsel Belirtiler: Özgüven eksikliği, unutkanlık, karamsarlık, gelecek ile ilgili olumsuz inanışlar zihnin sürekli dolu olması hissi dikkati toparlamakta zorlanma şeklinde ifade edilebilir.
  3. Davranışsal Belirtiler: Kara almakta zorlanma, kekeleme/konuşma zorluğu, aşırı yüksek sesli gülme veya ani sinirlenme nedensiz ağlama sonuçlarını düşünmeden hareket etme diş gıcırdatma, sigara, alkol kullanımında ani artış şeklinde ifade edilebilir.
  4. Bedensel Belirtiler: Aşırı terleme, kalp atım hızında artış, boğaz/ağız kuruluğu, çabuk yorulma, sürekli uyumak isteme, bağırsak problemleri, mide ağrısı/sancısı/bulantısı bedende bir nedene bağlı olmayan ağrılar iştahta değişiklikler şeklinde ifade edilebilir.

Kaygımla nasıl başa çıkabilirim?
  1. Zaman Yönetimi: Kendi kapasitesine ve kişilik özelliklerine uygun zaman yönetme programları geliştirme konusunda başarılı olan kişilerin potansiyellerini açığa çıkarmasının daha muhtemel olduğu bilinmektedir. Bu sebeple zaman yönetimini kişisel ihtiyaçlarımıza göre planlama becerisi kaygı düzeylerimizi dengeleme hususunda oldukça işlevseldir. Örneğin yağmur nedeniyle planlanan yürüyüş yapılamayacaksa odada egzersiz yapmak gibi alternatifleri belirlemek.
  2. Aşırı Genellemeden Kaçınması: Tek bir olaydan hareketle zihnin bütüne yönelik olumsuz çıkarımlar yapması aşırı genelleme olarak ifade edilmektedir. Aşırı genelleme zihnimizin zorluklarla baş etmek için uyguladığı yanlış bir baş etme stratejisidir. Örneğin bu sınavım kötü geçti bu sene sınıfı geçemeyeceğim gibi düşünce stilleridir. Oysa işlevsel düşünce şekli bu sınavım kötü geçti ama diğer sınavlara daha iyi hazırlanabilirim şeklinde olmalıdır.
  3. Kişilerarası İlişkileri Geliştirme: Kaygı yaratan durumlara maruz kaldığımızda sağlıklı ilişkilerin desteğinin süreci desteklediği bilinmektedir. Eğer stresimizin kaynağı kişilerarası bir ilişkiden kaynaklıysa yapıcı tartışma yollarına başvurmak kaygı yönetmemizi kolaylaştırmaktadır.
  4. Sosyal Etkinliklere Katılma: Rutinlerimiz dışında bizi verimli ve başarılı hissettiren aktivitelerden destek almak yeni bir şeyler denemeye çalışmak ve sosyalleşmek kaygıdan uzaklaşmamız için destekleyici olabilmektedir.
  5. Dengeli Beslenme ve Bedensel Aktivite: Çay kahve kakao asitli içecekler gibi bazı besinler uyanıklık ve gerginliği arttıracağı için stresi arttırıcı etkilere sahiptir.  Bedensel aktivite ise tam aksine hem keyif verici olması hem de beyindeki hormonların/enzimlerin salgılanmasını dengelediği için kaygıyı dengeleyici olabilmektedir. Bu nedenle kaygı ile baş etme sürecinde beden sağlığımıza önem vermek önemli faktörlerden biridir.
  6. Zihne Vakit Ayırmak: Duygular bedenimizin en önemli sinyalleridir. İçeride bir sıkıntı olduğunu bize işaret eder. “Neye ihtiyacım var? Nasıl hissediyorum? Ne düşünüyorum? Ne yapmak bana iyi gelebilir?” gibi içsel konuşmalar veya gevşeme egzersizleri gibi destekleyici çalışmalar yapmak kendimizi tanıma ve kaygı yönetme sürecimiz için iyileştirici olabilmektedir.

Kaygımızla başa çıkma sürecinde kişinin bireysel deneyimleri düşünceleri duyguları yaşadığı olayı nasıl yorumladığı ve nasıl yaşadığı oldukça önemlidir. Yukarıda bahsedilen baş etme yollarını denemenize rağmen kaygının duygusal düşünsel davranışsal veya bedensel belirtilerini kendinizde gözlemlemeye devam ediyorsanız veya başa çıkmak güçleşiyorsa bireysel psikolojik danışmanlık sürecinden geçmeniz önerilmektedir.
Devamını Oku
Depresyon İle Ebeveyn Tutumları ve Tedavi
Depresyon, hayatı tehdit etmekte olup çocukluktan yetişkinliğe kadar her yaştan birçok insanı etkilemektedir. Bulgular anne ve babanın özelliklerinin depresyon, bağımlılıklar, anksiyete bozuklukları gibi farklı ruhsal rahatsızlıklarla ilişkili olduğunu göstermektedir. Ebeveyn tutumlarının çocuğun/ bireyin tüm gelişimsel dönemlerini etkilediğini bilmekteyiz. Ergenlik dönemindeki çocuğun öz saygısının (“kişinin kendi değerini tanıma, anlama ve bu değerini kabul ederek kendisini onurlandırabilme yeteneği”) otoriter ebeveyn yaklaşımında bireyin depresyon yaşamasında ve yaşam doyumunda kısmi rol oynadığı sonuçlarına ulaşılmıştır. Çocuklarını ihmal eden ebeveynlerin çocuklarıyla iletişimi eksik olup duyarsızdırlar. Ebeveyn tutumları yaşam memnuniyetini doğrudan yordamaktadır. Yaşamdan doyum alan gençler hayatlarında daha iyi bir ruh halinde olurlar. Peki yüksek düzeyde kontrol eden ebeveynlere sahip çocukların depresyonla ilişkisinin de olduğunu biliyor muydunuz? Ya da çocuklarına az düzeyde şefkat gösteren ebeveynlerin depresyonu arttırdığını yapılan çalışmalarla kanıtlanmış olduğunu biliyor muydunuz? Çocuğunu kabul eden, verdiği kararlara saygı duyan, destekleyen ebeveynlerin çocuklarının ergenlik döneminde hayattan daha memnun oldukları görülmüştür. Sevgili ebeveynler eğer olumlu tutumlar sergilerseniz yaşamdan doyum alan çocuklarınız olabilir. Çocuklarınızın özerkliğini (“başka bir kişi ya da durumdan bağımsız karar verme, kendi kendini yönetebilme yetisi”) desteklemediğinizde, kısıtladığınızda, otoriter tutumunuzda depresyon seviyeleri yüksek bireyler görmekteyiz. Otoriter ebeveyn tutumlarının depresyonla pozitif ilişkisi vardır. Siz de kendi ebeveynliğinizi ya da kendi anne-babanızın size olan tutumlarını düşünebilirsiniz. Eğer bu yazıyı okuyorsan ve depresif, bir süredir kendini mutsuz hissediyorsan terapide bunları da çalışmak için burada olduğumuzu bilmenizi isterim.

Peki kısaca depresyon nasıl tedavi edilir?

İlk önce depresyon belirtilerine ve depresyonun düzeyine bakmak önem taşımaktadır. Terapist, depresyon belirtilerini göz önünde bulundurarak bazen de ilgili testleri uygulayarak yönlendirmeler yapar. Eğer depresyon ağır düzeyde seyrediyorsa terapi ile birlikte psikiyatristten destek almak gerekebilir. Terapilere devam ederken doktorun muayenesinden sonra danışan ilaç kullanabilir. Çalışmalar Bilişsel Davranışçı Terapi ekolünün depresyon, yaygın anksiyete bozukluğu, obsesif kompulsif bozukluk, panik bozukluk, özgül fobiler gibi rahatsızlıkları %80 oranında tedavi ettiği bilinmektedir. Profesyonel destek almak yaşamınızdaki memnuniyeti arttırır. Kendinizi ihmal etmeyin.

Acun-Kapikiran, N., Körükçü, Ö., & Kapikiran, S. (2014). The relation of parental attitudes to life satisfaction and depression in early adolescents: The mediating role of self-esteem. Educational Sciences: Theory and Practice, 14(4), 1246-1252.

Gerlsma, C., Emmelkamp, P. M., & Arrindell, W. A. (1990). Anxiety, depression, and perception of early parenting: A meta-analysis. Clinical Psychology Review, 10(3), 251-277.
Devamını Oku
Panik Atak Nedir Nedenleri ve Belirtileri
Panik ataklar, vücudun olağan tehdit yanıtının aşırı şekilde tetiklenmesiyle genellikle aniden başlayan ve şiddetli korku, endişe veya rahatsızlık hissi ile kendini gösteren bir durumdur. Bu ataklar, genellikle birkaç dakika içinde zirveye ulaşır ve yaklaşık 10-30 dakika sürebilir. Panik atak sırasında kişi, bedensel belirtiler nedeniyle ölüm korkusu veya kontrolü kaybetme hissi yaşayabilir. Birçok kişi, ilk kez panik atak yaşadığında kalp krizi geçirdiğini düşünerek hastaneye başvurur.

Panik Atağın Belirtileri Nelerdir?
Panik atağın belirtileri kişiden kişiye değişebilir, ancak yaygın belirtiler şunlardır:

  • Kalp Çarpıntısı: Göğüste çarpıntı ya da kalbin hızla atması hissi.
  • Nefes Darlığı: Hava açlığı ya da boğulma hissi.
  • Terleme: Genellikle avuç içlerinde ya da tüm vücutta yoğun terleme.
  • Titreme: Vücudun farklı bölgelerinde titreme ya da sarsılma.
  • Göğüs Ağrısı: Göğüste basınç hissi veya ağrı, bu da kalp krizi korkusuna yol açabilir.
  • Mide Bulantısı: Mide bulantısı veya karın ağrısı.
  • Baş Dönmesi: Baş dönmesi, sersemlik veya bayılacak gibi hissetme.
  • Soğuk ya da Sıcak Basması: Vücutta ani sıcaklık değişimleri.
  • Kontrolü Kaybetme Korkusu: Kişinin kontrolü kaybedeceği veya çıldıracağı hissi.
  • Ölüm Korkusu: Yoğun bir ölüm korkusu.
Bu belirtiler, kişinin panik atağın ortasında büyük bir tehlike altında olduğunu hissetmesine neden olabilir. Ancak, bu tepkilerin fiziksel bir tehditten kaynaklanmadığını unutmamak önemlidir.

Panik Atağın Nedenleri Nelerdir?
Panik atağın kesin nedenleri tam olarak bilinmese de, birçok faktörün bu durumu tetikleyebileceği düşünülmektedir. Bunlar arasında:
  • Genetik Yatkınlık: Ailede panik atak veya panik bozukluk öyküsü olan kişilerde panik atak geliştirme riski daha yüksek olabilir.
  • Beyin Kimyası: Beyindeki kimyasal dengesizliklerin, özellikle serotonin gibi nörotransmitterlerin panik ataklarla ilişkili olabileceği düşünülmektedir.
  • Yoğun Stres ve Travmalar: Büyük bir stres kaynağı ya da travmatik bir olay panik atağın tetiklenmesine neden olabilir.
  • Fobiler: Bazı durumlar veya nesneler (örneğin kalabalık yerler, kapalı alanlar) panik atakları tetikleyebilir.
  • Sağlık Sorunları: Bazı fiziksel sağlık sorunları (örneğin kalp problemleri veya hipertiroidizm), panik atak belirtilerine benzer semptomlara neden olabilir.
  • Madde Kullanımı: Alkol, kafein veya bazı ilaçların kullanımı panik atakları tetikleyebilir.
Devamını Oku
Panik Ataklar Nasıl Oluşur
 Panik atak, beyinde “savaş ya da kaç” tepkisinin gereğinden fazla aktif hale gelmesi sonucu oluşur. Bu, beynin tehdit olarak algıladığı bir duruma karşı vücudun aşırı tepki vermesiyle meydana gelir. Panik atak sırasında vücutta gerçekleşen fiziksel ve psikolojik değişimlerin temel nedeni, vücudun kendisini acil bir duruma hazırlamak için hızla harekete geçmesidir. İşte panik atağın nasıl oluştuğuna dair süreç:

1. Tetikleyici Unsurlar
Panik atak, bazen belirli bir tetikleyici unsurla ortaya çıkar. Bu tetikleyici bir olay, düşünce, yer veya durum olabilir. Örneğin, kalabalık bir ortam, kapalı bir alan veya yüksek bir yer, panik atak tetikleyicisi olabilir. Ancak, bazen panik atak herhangi bir belirgin tetikleyici olmadan da aniden ortaya çıkabilir.

2. Tehdit Algısı
Beyin, tetikleyiciyi veya durumu tehdit olarak algılar. Bu durum, beynin tehlike anlarında otomatik olarak devreye soktuğu “savaş ya da kaç” yanıtını başlatır. Beynin “amigdala” adı verilen bölgesi, korku ve endişeyle ilgili duyguları yönetir. Tehdit algısı oluştuğunda, amigdala vücudu alarma geçirir.

3. Adrenalin Salgısı
Beyin, tehdit algısına karşı hızlı bir yanıt vermek için böbreküstü bezlerinden adrenalin salgılar. Adrenalin, vücudu acil bir duruma hazırlayan bir hormondur ve kalp atış hızını artırarak kanın vücutta daha hızlı dolaşmasını sağlar. Bu, kaslara daha fazla oksijen gitmesine ve kişinin kaçması veya savaşması için enerji kazanmasına yardımcı olur.

4. Fiziksel Belirtiler
Adrenalin salınımı sonucunda vücutta birçok fiziksel belirti meydana gelir. Kalp çarpıntısı, terleme, titreme, nefes darlığı ve göğüs ağrısı gibi belirtiler hızla ortaya çıkar. Bu fiziksel belirtiler kişinin kendini daha da endişeli ve kontrolsüz hissetmesine neden olur. Vücutta bu tür değişiklikler, panik atak sırasında yaşanan korku hissini daha da artırabilir.

5. Duygusal Tepkiler
Fiziksel belirtilerle birlikte kişinin duygusal tepkileri de artar. Panik atak sırasında kişi, ölüm korkusu, çıldırma hissi veya kontrolü kaybetme gibi yoğun duygular yaşayabilir. Bu duygular, fiziksel belirtilerle birleşerek panik atağın daha da yoğunlaşmasına yol açar.

 

6. Tehlike Algısının Pekişmesi
Panik atak sırasında yaşanan fiziksel belirtiler ve duygusal tepkiler, beynin tehdit algısını daha da pekiştirir. Bu da kişinin atağı daha da yoğun yaşamasına ve belirtilerin sürekliliğine yol açar. Bazı insanlar için bu süreç, panik atakların tekrar tekrar yaşanmasına neden olabilir. Zamanla, belirli durumlar veya yerler panik atakları tetikleyen unsurlar haline gelebilir ve kişi bu durumlardan kaçınmaya çalışabilir.

7. Panik Bozukluk Gelişimi
Tekrarlayan panik ataklar sonucunda, kişi panik bozukluk geliştirebilir. Panik bozukluk, panik atakların süreklilik kazanması ve kişinin ataklardan kaçınmak için günlük yaşamını kısıtlamasıyla karakterizedir. Panik bozukluk, kişinin yaşam kalitesini ciddi şekilde etkileyebilir ve tedavi edilmediği takdirde uzun vadeli zorluklara yol açabilir.

 Panik ataklar, vücudun olağan tehdit yanıtının aşırı şekilde tetiklenmesiyle oluşur. Bu durum, tedavi edilebilir ve yönetilebilir bir durumdur. Panik atak yaşıyorsanız, bir uzmandan yardım alarak bu süreci daha iyi anlamak ve başa çıkma stratejileri öğrenmek çok faydalı olabilir.
Devamını Oku
Depresyonla Başa Çıkmak
Depresyonla başa çıkmak, zaman ve sabır gerektiren bir süreçtir. Ancak doğru stratejiler ve destekle, depresyonun etkilerini hafifletmek ve iyileşme sürecine girmek mümkündür. İşte depresyonla başa çıkmanıza yardımcı olabilecek bazı yöntemler:

1. Profesyonel Destek Alın
Depresyonu tek başınıza yenmeye çalışmak zorlayıcı olabilir. Psikoterapi, özellikle bilişsel davranışçı terapi (BDT), depresyon belirtilerini yönetmede oldukça etkilidir. Terapi sürecinde düşünce kalıplarınızı ve duygusal tepkilerinizi daha iyi anlayabilir, başa çıkma becerileri geliştirebilirsiniz. Depresyon tedavisinde, gerekiyorsa, doktorun önereceği antidepresan ilaçlar da tedavi sürecine katkıda bulunabilir.

2. Sosyal Destek Alın
Aile ve arkadaşlarınızla bağlantıda kalmak, destek almak için önemli bir adımdır. Güvendiğiniz kişilerle yaşadığınız zorlukları paylaşmak, yalnızlık duygusunu hafifletebilir ve başkalarının desteğini hissetmek moralinizi yükseltebilir.

3. Düzenli Fiziksel Aktivite Yapın
Egzersiz yapmak, beyindeki serotonin ve endorfin gibi ruh halini düzenleyen kimyasalların salgılanmasını artırır. Düzenli yürüyüşler, yoga veya diğer fiziksel aktiviteler, depresyon belirtilerini azaltmada yardımcı olabilir. Günde 30 dakika egzersiz yapmak bile olumlu etkiler yaratabilir.

4. Sağlıklı Beslenin
Sağlıklı beslenme, hem fiziksel hem de zihinsel sağlığınız için önemlidir. Omega-3 yağ asitleri, B vitamini ve magnezyum gibi besinler, depresyon belirtilerini hafifletmeye yardımcı olabilir. Dengeli bir diyet, enerji seviyenizi artırabilir ve ruh halinizi iyileştirebilir.

5. Uyku Düzeninizi Sağlayın
Uyku, depresyonla başa çıkmada önemli bir rol oynar. Yeterli uyku almak, duygusal dengenizi korumanıza yardımcı olabilir. Her gün aynı saatte yatmaya ve uyanmaya özen gösterin, uyumadan önce ekranlardan uzak durun ve uykuya dalmanızı kolaylaştıracak rahatlatıcı bir uyku rutini oluşturun.

6. Olumsuz Düşünceleri Fark Edin ve Yeniden Çerçeveleyin
Depresyon sırasında olumsuz düşünceler daha sık ve güçlü bir şekilde ortaya çıkabilir. Kendinizi değersiz veya umutsuz hissettiğinizde, bu düşüncelerin farkına varmaya çalışın. Düşüncelerinizin gerçekçi olup olmadığını sorgulayın ve daha olumlu veya tarafsız bir bakış açısı geliştirin.

7. Kendinize Küçük Hedefler Koyun
Depresyon sırasında büyük hedefler belirlemek zor olabilir. Bunun yerine, kendinize küçük ve ulaşılabilir hedefler koyarak, her gün bu hedeflere ulaşmak için adımlar atın. Bu, başarı duygusunu güçlendirebilir ve kendinize olan güveninizi artırabilir.

8. Gevşeme Tekniklerini Deneyin
Nefes egzersizleri, meditasyon ve farkındalık çalışmaları, stres seviyenizi azaltabilir ve sakinleşmenize yardımcı olabilir. Özellikle farkındalık meditasyonu, anda kalmanızı ve olumsuz düşüncelerden uzaklaşmanızı sağlayabilir.

9. Alkol ve Maddelerden Uzak Durun
Alkol ve uyuşturucu maddeler, depresyon belirtilerini geçici olarak hafifletiyor gibi görünse de uzun vadede belirtileri şiddetlendirebilir. Sağlıklı başa çıkma yöntemlerine odaklanarak bu maddelerden uzak durmak, iyileşme sürecini destekler.

10. Sabırlı Olun ve Kendinize Şefkat Gösterin
Depresyonla başa çıkmak zaman alabilir ve inişli çıkışlı bir süreç olabilir. Kendinize karşı nazik olun ve küçük adımlarla ilerlediğinizde kendinizi takdir edin. İyileşme sürecinde inişler ve çıkışlar olabilir, ancak her bir adım sizi hedefinize daha da yakınlaştırır.

Depresyonla başa çıkmak için bireysel bir yol haritası oluşturmak ve gerektiğinde bir uzmandan yardım almak önemlidir. Profesyonel destek, sosyal ilişkiler ve sağlıklı yaşam alışkanlıkları, iyileşme sürecinizi olumlu yönde etkileyebilir. Unutmayın, bu süreçte yalnız değilsiniz ve destek almak iyileşme yolunda önemli bir adımdır.

Devamını Oku
Depresyon Nedir Nedenleri ve Belirtileri
Depresyon, yaygın bir ruh sağlığı sorunu olup, kişinin sürekli olarak üzgün, umutsuz ve değersiz hissetmesine neden olan bir duygu durum bozukluğudur. Kısa süreli moral bozukluklarından farklı olarak depresyon, günlük yaşamı etkileyen, kalıcı bir duygu durum değişikliği yaratır. Depresyon, bireyin iş, okul ve sosyal hayatını zorlaştırabilir ve yaşam kalitesini önemli ölçüde düşürebilir.


Depresyon Nedenleri

Depresyon, birçok farklı faktörün birleşimiyle ortaya çıkabilen karmaşık bir durumdur. Tek bir neden yoktur; genetik, biyolojik, çevresel ve psikolojik faktörlerin etkileşimi depresyon riskini artırabilir. İşte depresyonun başlıca nedenleri:

1. Genetik Faktörler
Depresyon, ailedeki genetik yatkınlıkla bağlantılı olabilir. Ailesinde depresyon öyküsü olan bireylerin, bu durumu yaşama olasılığı daha yüksek olabilir. Ancak, genetik yatkınlık depresyonun kesin nedeni değildir; çevresel ve diğer faktörlerin de etkisi vardır.

2. Beyin Kimyasındaki Dengesizlikler
Beyindeki nörotransmitterlerin (serotonin, dopamin, norepinefrin gibi) dengesizlikleri depresyon gelişiminde rol oynayabilir. Bu kimyasallar, ruh hali, enerji seviyesi ve düşünce süreçlerini etkiler. Beyin kimyasında oluşan bir dengesizlik, depresyonun biyolojik temellerinden biri olarak kabul edilir.

3. Hormonal Değişiklikler
Hormonal dalgalanmalar da depresyon riskini artırabilir. Özellikle menopoz, hamilelik, doğum sonrası dönem (postpartum depresyon) ve tiroid problemleri gibi hormonal değişiklikler, depresyon belirtilerine neden olabilir.

4. Stres ve Travmalar
Şiddetli stres, kayıp, taciz, istismar, ciddi hastalıklar veya travmatik olaylar depresyon riskini artırabilir. Özellikle çocukluk döneminde yaşanan travmalar, bireyin depresyon geliştirme olasılığını artırabilir. Stresli yaşam olayları, kişinin duygusal dayanıklılığını zorlayarak depresyonu tetikleyebilir.

5. Kişilik Özellikleri
Bazı kişilik özellikleri, depresyona yatkınlığı artırabilir. Özellikle düşük özsaygıya sahip, aşırı bağımlı, kendini eleştiren veya olumsuz düşünme eğiliminde olan bireylerin depresyon riski daha yüksek olabilir.

6. Kronik Hastalıklar ve Tıbbi Durumlar
Kronik hastalıklar (örneğin, kanser, kalp hastalıkları, diyabet), depresyon riskini artırabilir. Bu hastalıklarla mücadele etmek hem fiziksel hem de zihinsel olarak zorlayıcı olabilir. Ayrıca, Parkinson hastalığı, Alzheimer ve multipl skleroz gibi bazı nörolojik hastalıklar da depresyon belirtilerine yol açabilir.

7. Madde Kullanımı ve Alkol
Alkol ve bazı uyuşturucu maddelerin kullanımı, depresyon belirtilerini tetikleyebilir veya şiddetlendirebilir. Uzun süreli alkol veya madde bağımlılığı, beyindeki kimyasal dengeleri bozarak depresyon riskini artırır.

8. İlaç Yan Etkileri
Bazı ilaçlar, depresyon belirtilerine yol açabilir. Örneğin, bazı tansiyon ilaçları, uyku ilaçları veya hormonal ilaçların yan etkileri depresyon belirtilerini tetikleyebilir. İlaç kullanımı sırasında depresyon belirtileri yaşarsanız, doktorunuza danışmanız önemlidir.

9. Yalnızlık ve Sosyal İzolasyon
Sosyal bağlantılardan yoksun olmak, depresyon riskini artırabilir. İnsanlar, sosyal destek ve yakın ilişkiler yoluyla duygusal sağlığı koruma eğilimindedir.


Depresyon Belirtileri

Depresyon belirtileri, her bireyde farklı şekillerde ortaya çıkabilir ve genellikle iki haftadan uzun süren bir süreç içinde görülür. En yaygın depresyon belirtileri şunlardır:

1. Sürekli Üzgün Hissetme
Kişi, sürekli olarak üzgün, boşlukta veya umutsuz hisseder. Bu durum, gün boyunca devam eder ve günlük aktivitelere karşı ilgi kaybına yol açar.

2. İlgisizlik ve Zevk Alamama
Depresyon yaşayan bireyler, eskiden keyif aldıkları aktivitelere karşı ilgilerini kaybederler. Bu durum, iş, okul veya hobiler gibi her türlü aktiviteye karşı ilgisizliğe neden olabilir.

3. Yorgunluk ve Enerji Kaybı
Depresyon, sürekli yorgun ve bitkin hissetmeye yol açabilir. Kişi, basit günlük aktiviteler için bile enerjisi olmadığını düşünebilir.

4. Uyku Bozuklukları
Depresyon, uyku düzenini de olumsuz etkiler. Bazı bireyler uykusuzluk (insomnia) yaşarken, bazıları ise aşırı uyuma eğilimi gösterir.

5. İştah ve Kilo Değişiklikleri
Kişinin iştahı azalabilir veya artabilir. Bu durum, kilo kaybı veya kilo alımına yol açabilir. Depresyon sürecinde bireylerin çoğu, sağlıklı beslenme alışkanlıklarını sürdürmekte zorlanır.

6. Konsantrasyon Güçlüğü ve Kararsızlık
Depresyon, odaklanmayı zorlaştırabilir ve kişinin dikkatini toplamakta güçlük çekmesine neden olabilir. Aynı zamanda, karar vermede zorlanma ve kararsızlık da yaygındır.

7. Değersizlik ve Suçluluk Duyguları
Kişi, kendini değersiz hissedebilir ve geçmiş olaylar veya hatalar için kendini suçlayabilir. Bu tür olumsuz düşünceler, depresyonun şiddetini artırabilir.

8. Fiziksel Belirtiler
Depresyon, baş ağrısı, mide sorunları veya kas ağrıları gibi fiziksel belirtilere de yol açabilir. Bu belirtiler, tıbbi bir neden bulunmayan durumlarda bile depresyon kaynaklı olabilir.

9. İntihar Düşünceleri
Depresyonun en ciddi belirtilerinden biri, ölüm veya intihar düşünceleridir. Eğer kişi, bu tür düşünceler yaşıyorsa, acil olarak profesyonel yardım alması önemlidir.
Devamını Oku
Madde Bağımlılığı ve Stigmatizasyon (Damgalama)
Madde bağımlılığı ve stigmatizasyon (damgalama) arasındaki ilişki, bağımlı bireylerin kişiler arası ilişkilerinde ve tedavi süreçleri üzerinde önemli etkiler yaratmaktadır. Bu ilişkiyi anlamak için bazı önemli noktalar:

Stigmatizasyon Nedir?

Stigmatizasyon, bir bireyin veya grubun toplum tarafından olumsuz bir şekilde etiketlenmesini, dışlanmasını ve ayrımcılığa uğramasını içerir. Bu etiketleme, genellikle yanlış anlamalar ve ön yargılar sonucu ortaya çıkar. Bağımlılığın bir hastalık olduğu gerçeğinin yeterince anlaşılamaması, madde bağımlılığının sıklıkla ahlaki bir zayıflık veya irade, kontrol ve karakter güçsüzlüğü olarak görülmesine yol açar. Bu durum ise ön yargılar ve etiketleme ile sonuçlanır. Stigmatizasyonun madde kullanım bozukluğu olan insanların üzerinde oluşturduğu kronik ve çok kapsamlı etkiler şu şekilde sıralanabilir:

•⁠  ⁠Sosyal İzolasyon: Bireyin sosyal ilişkilerden ve toplumsal etkileşimlerden uzaklaşması durumunu ifade eder. Bu durum, yalnızlık hissine ve duygusal zorluklara yol açabilir. 
•⁠  ⁠Tedaviye Erişim: Damgalanma ve ayrımcılığa maruz kalma endişesi ile bireyler bu sorunu ifade etmekte zorlanabilirler ve durum kişinin tedavi arayışını engeller. 
•⁠  ⁠Duygusal ve Psikolojik Etkiler: Bireyin öz saygısında düşüşe ve kaygı, depresyon gibi psikolojik belirtileri tetikleyebilir. 
•⁠  ⁠Ayrıca, birey kendine yönelik bu olumsuz etiketleri içselleştirebilir.  Bireyde öfke, umutsuzluk veya suçluluk gibi olumsuz duyguları tetikleyen ve kendini damgalamak olarak bilinen bu durum tedaviye başvuruyu geciktirebilir ve böylelikle psikolojik sorunların sürmesine yol açar. 

Stigmayı Azaltmaya Yönelik Yöntemler:

1.⁠ ⁠Eğitim: Toplumda madde bağımlılığı ile ilgili doğru bilgi vermek yanlış anlamaları engelleyebilir. Eğitim programları bağımlılığın bir hastalık olarak anlaşılmasına yardımcı olabilir.
2.⁠ ⁠Destek Grupları: Bağımlı bireylerin deneyimlerini paylaşabileceği destek grupları damgalamayı azaltabilir ve sosyal bağları güçlendirebilir.
3.⁠ ⁠Empati ve Anlayış: Toplumda empati oluşturarak bağımlı bireylere karşı daha anlayışlı bir yaklaşım geliştirmek önemlidir.

Madde bağımlılığı ve stigma kavramları birbirini besleyen karmaşık bir ilişki içindedir. Stigmanın azaltılmasıyla bağımlı bireylerin tedaviye erişimi kolaylaşır ve sosyal entegrasyonları desteklenmiş olur. Bu nedenle, toplumun bağımlılıkla ilgili doğru bilgilendirilmesi ve empati, bağımlılık tedavilerinde kuşkusuz kritik bir öneme sahiptir.


KAYNAKLAR: 
American Psychiatric Association (APA). Diagnostic and Statistical Manuel of Mental Disorders (5th Ed). Washington DC: APA; 2013.
Dinç, M., Şimşek, G. M., Işık, A., Ögel, K. (2019). Yedam Madde Bağımlılığı Stigmatizasyon Ölçeği. Kıbrıs Türk Psikiyatri ve Psikoloji Dergisi, 1(Özel Sayı 1), 9-11. https://doi.org/10.35365/ctjpp.19.special1.2
Devamını Oku
Madde Bağımlılığı Nedir
Bağımlılık karmaşık ve çok boyutlu bir hastalık olarak kabul edilmektedir. Bağımlılık geliştirici özelliği olan uyaranlara tekrarlı maruz kalma sonucunda bağımlılık gelişmektedir. Tekrarlı kullanım sonucu beynin ödül mekanizması aktive olur ve bu sistem bireye zevk, ödül ve motivasyon sağlayan dopamin salınımıyla ilişkilidir. Madde bağımlılığında önemli olan noktalar şu şekildedir:
  1. Tolerans gelişimi: Tekrarlı kullanım sonucu madde etkisinin zamanla azalması ve bireyin maddeden istenen etkiyi elde etmesi amacıyla madde alınımını artırması.
  2. Yoksunluk sendromu: Madde alımının azalması veya kesilmesi sonucunda kullanılan maddeye özgü yoksunluk belirtilerinin yaşanması.
  3. Madde kullanımının amaçlanandan daha uzun süre ve daha fazla miktarda olması. 
  4. Başarısız bırakma girişimlerinin varlığı.
  5. Maddeyi temin etme, maddeyi kullanma, maddenin oluşturduğu etkileri deneyimleme ve bu etkilerin sonlanmasını sağlama gibi madde ile ilgili etkinliklere ayrılan zamanın çok olması.
  6. Sosyal, mesleki ve/veya akademik alanlarda sorumluluklarının yerine getirilememesi sonucunda işlevselliğin bozulması. 
  7. Birçok alanda yaşanan işlevsellik kaybına rağmen madde kullanımını sürdürme.
Bağımlılıkta unutulmaması gereken önemli nokta, bağımlılığın bir kısır döngü olmasıdır. Birey, maddeye büyük bir merak duymakla beraber aynı zamanda maddenin ortaya çıkaracağı etkilerden de korkabilmektedir. Ancak merakın korkuya baskın geldiği durumlarda kişi “bir kereden bir şey olmaz” düşüncesiyle tek sefer kullanmanın zararsız olacağına inanır ve tekrarının olmayacağını düşünür. Bu düşünce ise madde kullanımını başlatan düşüncedir. Bağımlılık döngüsü kendine özgü bilişsel özellikler barındıran çeşitli aşamalardan oluşmaktadır:

Devamını Oku
Sosyal Medya Bağımlılığı ve Romantik İlişkiler
Sosyal medya bağımlılığının etki alanları arasında bulunan kişiler arası ilişkiler ele alındığında, sosyal medya ile daha hızlı ve daha kolay iletişim kurulabilmesi sosyal medya kullanımının faydası olarak sayılabilecekken; bazı problemlere de yol açabildiği bilinmektedir. Sosyal medya kullanımının ilişki dinamikleri üzerindeki etkileri hakkında dikkate alınması gereken bazı noktalar:

1.⁠ ⁠İletişim Sorunları: Sürekli sosyal medya kullanımı, çiftler arasında yüz yüze iletişimi azaltabilir. Bu durum, yanlış anlamalara ve duygusal mesafeye yol açabilir.

2. Güvensizlik ve Kıskançlık Duyguları: Sosyal medya üzerinden yapılan etkileşimler, bireylerde kıskançlık duygularını tetikleyebilir. Özellikle bir partnerin sosyal medya etkileşimleri diğerini rahatsız ediyorsa bu bazı sorunlara neden olabilir.

3.⁠ ⁠Zaman Yönetimi: Sosyal medya, çiftlerin birlikte geçirdikleri zamanın kalitesini etkileyebilir. Partnerinin sürekli telefonla ilgileniyor olması kişinin kendini yalnız hissetmesine yol açabilir.

4.⁠ ⁠Duygusal Bağlantı Kurma: Diğer yandan, sosyal medya bazı durumlarda çiftler için ilişkiyi güçlendiren bir araç olabilir. Partnerlerin ortak ilgi alanları, anılar ve paylaşımlar üzerinden bağlantı kurma fırsatı sunar.

5.⁠ ⁠Sınır Koyma: Sosyal medya kullanımına dair ortak sınırlar belirlemek ve bu sınırları korumak çiftler arasındaki iletişimi güçlendirir ve zaman kalitesini artırır.
Devamını Oku
Sosyal Medya Bağımlılığı Nedir?
Teknoloji ve internetin gelişmesiyle beraber sosyal medya bağımlılığı davranışsal bağımlılıklar kapsamında görülmeye başlanmıştır. Sosyal medya kullanımı, bireyin günlük yaşantısının önemli alanlarında işlevselliğin düşmesiyle beraber bağımlılığa dönüşebilmektedir.

  • Zamanla artan sosyal medya kullanma ihtiyacı
  • Sosyal medyayla ilgili aşırı zihinsel meşguliyet
  • Planlanandan daha sık ve uzun kullanma
  • Sosyal, kişiler arası ilişkiler, akademik ve/veya mesleki alanlarda sorumlulukların ihmal edilmesi
  • Sosyal medyaya ayrılan süre ile ilgili yalan söyleme 
  • Sosyal medyanın kullanılmasında olumsuz duygulardan kaçma ve/veya yaşanan problemlerden uzaklaşma amacının güdülmesi
  • Günlük hayata dair birçok şeyi sosyal medya ağlarında paylaşma isteği
  • Kullanımı denetim altına almada başarısız girişimler
  • Sosyal medya kullanımının azalması ya da kesilmesi durumunda kaygı, sıkıntı, huzursuzluk veya öfke gibi duyguların yaşanması internet/sosyal medya bağımlılığını işaret etmektedir. 

Sosyal Medya Bağımlılığının Etkileri Nelerdir?
Sosyal medya bağımlılığının sosyal etkilerinin yanı sıra çeşitli fiziksel ve psikolojik etkileri de bulunmaktadır. 

  • Fiziksel etkiler arasında baş ağrısı, göz rahatsızlıkları, kas ve eklem ağrıları, duruş bozuklukları yer alır. 
  • Duygusal etkiler kapsamında ise özellikle sosyal medya platformlarında takip edilen kişiler ile bireyin kendi yaşamını kıyaslaması sonucunda bireyin olumsuz duygulanımlar yaşamasına, kimi zaman ise yetersizlik hissine sebep olabilir. 
  • Yeme bozuklukları, bireyin sosyal medyada daha fazla zaman geçirmek amacıyla öğünleri atıştırmalıklarla geçirmesi sebebiyle ortaya çıkabilir.
  • Uyku düzeninin bozulması ve uyku veriminin azalması ise gece geç saatlere kadar süren kullanım sonucunda hormonal dengenin bozulmasıyla oluşan bir etkidir.
  • Fiziksel ve psikolojik etkiler, beraberinde sosyal alanlardaki işlevselliğin düşmesine de sebep olabilmektedir. Dolayısıyla, sosyal medyanın bilinçli bir denetimle kullanılması büyük önem taşımaktadır. 

Sosyal Medya Bağımlılığı ile Nasıl Çalışılır?
Sosyal medya bağımlılığının tedavisinde amaç bireyde internet kullanımını sıfırlamak değil, kullanım üzerinde denetimi sağlamaktır. Bu doğrultuda, terapötik müdahaleler, kendi kendine yardım stratejileri, farmakolojik tedavi kullanılmaktadır. Terapötik müdahaleler kapsamında, etkisi bilimsel çalışmalarla kanıtlanmış öncelikli yöntem bilişsel davranışçı terapi (BDT)’dir. Yanı sıra, aile terapileri, destek grupları, motivasyonel görüşme ve gerçeklik terapisi gibi yöntemler de terapötik müdahaleler arasında bulunmaktadır.



Kaynakça

Akçin, M. (2024). Sosyal medya bağımlığının yaşam doyumuna etkisinin sosyal hizmet bakış açısıyla incelenmesi (Yayımlanmamış yüksek lisans tezi). Karabük Üniversitesi/Lisansüstü Eğitim Enstitüsü, Karabük.

Doğan, M. V. (2021). Üniversite öğrencilerinde sosyal medya bağımlılığı belirtilerinin ve sosyal medya bağımlılığı ile depresyon arasındaki ilişkinin incelenmesi (Yayımlanmamış yüksek lisans tezi). İstanbul Gelişim Üniversitesi/Lisansüstü Eğitim Enstitüsü, İstanbul. 

Kabasakal, N. (2024). Ortaokul öğrencilerinde sosyal medya bağımlılığının psikolojik belirtiler ile ilişkisinin incelenmesi (Yayımlanmamış yüksek lisans tezi). Sakarya Üniversitesi/Eğitim Bilimleri Enstitüsü, Sakarya.

Devamını Oku
Düşünceleri Özgürleştirmek
Hayatımızın belirli dönemlerinde kendimizi karmaşık bir halde bulabiliriz. Peki nedir bu karmaşıklık?

Yapmak istediğimiz eylemler ve düşüncelerimiz birbirlerine birer ip gibi bağlıdır. Düşüncelerimiz arttıkça eylemlerimizin oluşum hali alması beklenen bir durumdur. Fakat düşüncelerimiz eyleme dönüşmediğinde iplerimizin birbirine girmesi kaçınılmazdır. İpin iki üç yerini birden açmaya çalıştığımızda daha farklı bir kördüğüm ve karmaşıklık oluşacağını görürüz. Bu oluşumun sonucu olarak stres kaygı ve zaman yönetme gibi hayatımızın hemen hemen her alanında olan temel yönetme becerileri tetiklenmeye başlar. Birbirini doğuran insan gibi duygularımız ve davranışlarımızda başka bir doğurganlık sergiler. Öfke!! Hayata karşı tolerans düşüklüğümüze hazırlanan bu zemin öfkeyi de harekete geçirir.

Peki zihnimizde rehine olan ve özgürleşmeyi bekleyen düşüncelerimizi nasıl hayatımıza doğru bir şekilde aktarabiliriz? Kontrollü ve denetimli bir programlama ile mümkün kılma daha çok tercih edilen bir yol olabilir. Eğer kendi baş etme mücadelemizde bir sonuca varamıyorsak profesyonel bir yardım almak işlevselliğimizin kaybını erkenden önleyebilir.
Devamını Oku
Doğal Afetler Sonrası Yas Süreci ve İyileşme
Ülkemizde yaşanan deprem ve can kayıplarından ötürü bir çoğumuz derin acı, öfke ve çaresilzik içerisindeyiz. Bizi bekleyen afet sonrası tepkileri içeren süreçleri tanımak veya yas sonrası iyileşme sürecini desteklemek adına bilgilendirici bir içerik paylaşmış olmak istedik. Hepimizin adına duygularımızı şefkatle ve sabırla karşılayabildiğimiz beraberce iyileştiğimiz bir süreç olması dileğiyle.

AFET SONRASI EVRELER
  1. Afet Öncesi Evre: Bu basamakta korku ve belirsizlik duyguları hakimdir. Savunmasızlık güvende olmama felaketleri öngörememeye ilişkin korkular kontrol kaybı hissi gibi belirtilerin görüldüğü evredir. Örneğin; deprem beklenen bölgedeki kişilerin, kendini güvenliğe almak için çaba sarf etmesi gibi.
  2. Darbe Evresi: Duygusal tepkiler meydana gelen afetin türüne göre değişiklik gösterebilir. Şoka girmekten paniğe kapılmaya kadar duygusal fizyolojik bilişsel ve davranışsal tepkiler görülebilir. Aile üyelerinden birinin kaybı, bu süreçte kaygıya yol açabilir.
  3. Kahramanlık Evresi: Bu evrede fedakarlık duygusu egemendir ve adrenalin kaynaklı kurtarma davranışı sergilenir. Kişinin elinden geldiğince çevresine yardım etmesi ile gözlemlenebilir.
  4. Balayı Evresi: Her şeyin hızla düzelebileceğine dair iyimserliğin görüldüğü dönemdir. Bu dönem iyi oluşun arttığı ve yardımların olabildiğince temin edildiği dönemlerdir. *Kahramanlık ve balayı dönemi birbiri ile iç içe geçmiş dönemlerdir.
  5. Hayal Kırıklığı: Gerçek mutsuzluk ve üzüntünün geldiği basamaktır. Bu aşamada stres ve yorgunluğun olumsuz etkileri ortaya çıkarken iyimser tutum yerini umutsuzluğa bırakıyor.
  6. Yeniden Yapılanma: Kişinin üzüntüyle ile yüzleşmesi ile beraber kabullenme süreci başlar. Kişi artık çektiği acıyla nasıl yaşayacağını anlamaya başlamıştır. Reddetmesi, kızması, pazarlık etmesi gereken bir şey kalmamıştır. Birey hayatlarını yeniden inşa etme sorumluluğunu üstlenmeye başlar.

SAĞLIKLI BİR YAS SÜRECİ İÇİN ÖNERİLER
  1. Bu süreci tek başına atlatmayıp aile, arkadaş, komşu gibi sosyal destek alanlarını güçlendirmek
  2. Beslenme, barınma, giyinme gibi temel gereksinimlerin önemli olduğunu unutmayıp dengelemeye çalışmak
  3. Kayıp yaşayan kişinin güvende hissedeceği bir ortamın oluşturulması
  4. Kayıptan duyulan acının kabul edilmesi ve ifade edilmesinin teşvik edilmesi
  5. Kaybı olan kişilere karşı "Güçlü olmalısın hayat devam ediyor beterin beteri var" gibi ifadeler yerine dinleyici ve kabul edici olmak
  6. Kültürü ve inancı doğrultusunda cenaze törenlerinin yapılması
  7. Ölen kişi olmaksızın hayatını sürdürebilmek için var olan sorunları belirlemek
  8. Yaptığınız ve yapamadığınız şeyler için kendinizi affedin
  9. Yas sürecindeki olumlu etkileri dikkate alınarak günlük rutinlere yönelmeye çalışmak (Örneğin; okula devam etmek çalışanları işe yönlendirmek yaşlıları ve ev kadınlarını yeni ilgi ve uğraşı alanları bulmaları için teşvik etmek)
  10. Sabırlı olun ve yasın süreç olduğunu unutmayın. Duygularınızı yaşamak için kendinize zaman verin.

"Beraberce iyileşeceğiz yalnız değilsiniz."
Devamını Oku
Derinlemesine Yaşamak
En temel öz-şefkat sorusu şudur: "Neye ihtiyacım var? ". Ancak hayatımızda en değer verdiğimiz şeylerin neler olduğunu bilmeden kendimize ihtiyacımız olanı veremeyiz. İhtiyaçlar da değerler de insan doğasında gerekli olan şeyleri yansıtır gibi görünür.

Yaşamdaki mücadelemiz büyük ölçüde temel değerlerimize bağlıdır. Örneğin; boş zamana ve yeni maceralara değer veriyorsanız fazladan mesai saati geretirecek bir terfi almamak sizin için lütuf olabilir ancak ailenizin geçimini sağlamaya önem veriyorsanız terfi için es geçilmiş olmanız sizin için yıkıcı olabilir.

Temel değerlere örnek olarak şefkat, cömertlik, dürüstlük ve hizmet gösterilebilir. Temel değerlerimizin çoğu kişisel değerledir başkalarının bize nasıl davranmasını ve başkalarına nasıl davranmayı istediğimizle ilişkilidir.

Hedefler ve temel değerler birbirinden farklıdır.
  • Hedeflere ulaşılabilir. Temel değerler hedeflere ulaştıktan sonra dahi bize yol gösterir.
  • Hedefler varış yerleridir. Temel değerler yönergelerdir.
  • Hedefler yaptıklarımızdır. Temel değerler olduğumuz şeylerdir.
  • Hedefler belirlenir. Temel değerler keşfedilir.
  • Hedefler sıklıkla dışarıdan gelir. Temel değerler derinden gelir.
Devamını Oku
Depresyonun Son Baharı Olsun
Sonbahar; ayrılık ve hüzün mevsimi... Enerjisiyle, sıcağıyla, denizi ve tatilleriyle bir yazı daha geride bıraktık. Eve dönüşlerle birlikte okul ve iş yaşamının sorumlulukları karşıladı hepimizi. Peki, bu geçiş dönemi bize psikolojik olarak ne hissettirir suçlusu sonbahar mıdır ?

Ruh halinin çevresel koşullardan etkilendiği bilimsel bir gerçekliktir. Günlerin kısalmasıyla birlikte gün ışığından daha az yararlanılan bu mevsimde melatonin hormonu seviyesi yükselir. Melatonin aktivasyonu ise uyanıklık halini azaltıp uyku isteğini arttırır. Mutluluk hormonu olarak adlandırılan seratoninin aktivasyonu ise belli stresörlere bağlı olarak düşer ve ruhsal çökkünlük durumunu tetikler.

Sonbahar depresyonunun belirtileri olarak cinsel istekte azalma, sıkıntı ve çaresizlik duygusu, iştahın yoğun dercede artması veya azalması uyku halinin artması veya azalması, depresif ruh hali, suçluluk duygusu, intihar eğilimi gösterilebilir. Duygu durumundaki değişikliklerin iki haftadan uzun sürmesi halinde uzmana başvurulmasında fayda olacaktır.

Sonbahar Depresyonundan korunmak için neler yapmalıyız ?
  • Gün ışığından mümkün olduğunca fazla yararlanmaya çalışın ve güne erken başlayın.
  • Bedensel olarak rahatlamanızı sağlayacak spor faaliyetlerinde bulunun.
  • İlgi ve yetenekleriniz doğrultusunda hobi edinin.
  • Yakın arkadaşlarınızla birlikte sosyalleşin.
  • Küçük molalarla ruh halinizi destekleyin.
Devamını Oku
Depremin Psikolojik Etkileri
DEPREMİN PSİKOLOJİK ETKİLERİ İLE NASIL BAŞA ÇIKILIR ?

Büyük depremler insanların başına aniden gelir ve herkesi sarsar. Bu türden bir deprem felaketine maruz kalan bazı kişilerde fiziksel bir yaralanma olmasa bile duygusal sorunlar ortaya çıkabilir. Doğal afetlere her insan çeşitli türden tepkiler gösterir. Bu tepkiler tamamen normaldir. Bunların neler olduğunu bilmenizin olayın psikolojik etkilerinden daha çabuk kurtulmanıza yardımı olacaktır.

Şiddetli depremden hemen sonra tipik olarak bir şok tepkisi içine girebilirsiniz. Hatta bazı insanlarda şok o derece ağırdır ki yüz ifadeleri olaydan hiç etkilenmemiş gibi donuklaşır. Bu durum aslında yoğun ızdıraba karşı vücudunuzun verdiği normal bir tepkidir. Bir süre için kendinizi uyuşmuş yaşamdan kopmuş gibi hissedebilirsiniz. Hatta olayın hiç olmadığını düşünebilirsiniz. İlk şoktan sonra herkes aynı tepkileri göstermez. Aşağıda belirtilenler böyle bir  felaket durumuna karşı insanların gösterdikleri normal tepkilerdir:
  • Korku, endişe, suçluluk, pişmanlık, öfke, karamsarlık, panik, çaresizlik ve utanç gibi duygular çok derin ve yoğun yaşanır. Bu duygular sık sık değişebilir. Kendinizi eskiye kıyasla daha sinirli hissedebilirsiniz. Bazı duygularda ani iniş-çıkışlar olur. Endişeli sinirli ya da karamsar olabilirsiniz.
  • Düşünce ve davranışlarınız olayın etkisi altındadır. Olayla ilgili anılarınızı tekrar tekrar anlatmak ihtiyacı duyarsınız. Yaşadıklarınız gözünüzün önünden gitmez. Her an tekrar deprem olacakmış gibi hisseder korku duyabilirsiniz. Dikkatinizi yaptığınız işe vermekte ya da karar vermekte zorlanabilirsiniz. Kafanız kolayca karışabilir. Hafızanızda problemler olabilir. Olan bitenlere inanmakta güçlük çekebilirsiniz. Uykunuz, yeme düzeniniz ve iştahınız bozulabilir. Ancak güçlü kalmak yakınlarınıza ve çevrenize yardımcı olabilmek için elinizden geldiğince ve olanaklar elverdiğince iyi beslenmeniz ve dinlenmeye çalışmanız gerektiğini unutmayın.
  • Aynı felaketi yaşayan kişilerle sürekli olarak konuşma ihtiyacı duyabilirsiniz. Ama zaman zaman da içinize kapanıp hiç konuşmadan sadece düşünmek isteyebilirsiniz. Bunlar normaldir. Başka insanlarla sık sık konuşmanızın duygularınızı paylaşmanızın size yararı olacaktır. Çekinmeyin.
  • Yoğun stresten ötürü vücudunuzda bazı belirtiler ortaya çıkabilir: Örneğin; baş ağrıları, bulantı ve göğüs ağrısı olabilir. Daha önce sürekli tedavi gerektiren tıbbi bir rahatsızlığınız varsa şiddeti artabilir. Bu durumda tıbbi yardıma başvurunuz. Şu noktayı anlamak çok önemlidir: Aynı olaya herkes aynı tepkiyi göstermez.
  • Bazı insanlar hemen tepki gösterir bazılarının tepkisi ise aylar hatta yıllar sonra gecikmeli olarak ortaya çıkabilir. Bazılarının yaşadığı rahatsızlık verici tepkiler uzun zaman sürer bazı kişiler ise çok çabuk eski hallerine dönerler. Tepkiler zaman içinde de değişir. Bazıları olayın yaşandığı  sırada çok enerjiktirler ve sanki bu enerji sayesinde olayla daha kolay başederler ama hemen sonra umutsuzluk ve karamsarlık yaşarlar. Kendinize ve ailenize nasıl yardımcı olabilirsiniz? Duygusal olarak yeniden eskisi gibi sağlıklı bir duruma gelebilmeniz ve yaşamınızın kontrolünü yeniden ele geçirebilmeniz için yapabileceklerinizden bazıları şunlardır:
  • Bu dönem kuşkusuz yaşamınızın zor bir dönemidir. Toparlanmak ve kendinize gelmek için zaman tanıyın. Kayıplarınız için yas tutmanız en doğal hakkınızdır. Duygularınızda iniş çıkışlar olması normaldir. Kendinize karşı sabırlı olun.
  • Bu olayı yaşayan herkes sizin hissettiklerinize benzer şeyler hissetmektedir. Onlarla dayanışma içinde olun duygularınızı paylaşın.
  • Alkol ve diğer uyuşturucu maddelerden uzak durun. Bunların yarardan çok zararı olacaktır. Ancak doktor tarafından verilen ilaçların kullanımı aksatılmamalıdır.
  • Kendinizi bir takım etkinliklerle meşgul edin. Bu oyalama çabaları başkalarına yardımcı olmak, şu anda olabildiğince hayatınızı düzene koymaya çalışmak ya da çocuklarınızla daha yakından ilgilenmek biçiminde olabilir.
  • Duygusal olarak yakın gelecekte de neler yaşayabileceğinizi öğrenmeye çalışın. Bilgi edinin veya sağlık kuruluşlarının deprem için oluşturulmuş özel birimlerine başvurun.
  • Tekrar toparlanmak için sizin açınızdan en önemli olan ihtiyaçlarınızı ve  yapılması gereken işlerinizi sıraya koyun ve tek tek ele alın. 

Çocuklar için neler yapmalı?
Bu depremden sonra yaşanan korku ve kaygı özellikle çocuklar için çok zorlayıcıdır. Bazı çocuklar daha küçük yaşlarda normal olan parmak emme, altını ıslatma gibi davranışlara geri dönebilirler. Kabuslar görebilir, yalnız yatmaktan korkabilirler. Okul başarıları etkilenebilir. Ayrıca daha sık öfke nöbeti gösterebilir ya da içlerine kapanıp yalnız kalmak isteyebilirler. Bu çocuklar için yapabileceğiniz bazı şeyler aşağıda sıralanmaktadır:
  • Onlarla daha fazla zaman geçirin. Olaydan hemen sonraki günlerde çocuğunuz sizden ayrılmak istemeyebilir. Sık sık elinizi tutmak kucağınızda oturmak boynunuza sarılmak isteyebilir. Eteğinize yapışıp ayrılmayabilir. Her fırsatta sizinle konuşmak ister. Yatmak istemez. Bunlara göz yumun anlayışlı davranın. Onlara dokunun sarılın. Bu tür fiziksel temas çocukları çok rahatlatır.
  • Gerginliklerini azaltmak için onlara oyun imkanları tanıyın. Resmi kurumların açtığı çocuk merkezlerine gönderin. Buradaki oyun ve resim yapma faaliyetlerine katılmalarını teşvik edin. Küçük çocuklar resim yaparak olayla ilgili gerginliklerinden kurtulabilirler. Yaşadıklarını resme dökmeleri onlar için yararlıdır.
  • Daha büyük çocuklarınızın sizinle ayrıntılı konuşmalarına izin verin duygu ve düşüncelerini ifade etmeleri için onları destekleyin yüreklendirin. Bu sayede felaketle ilgili olarak kafalarındaki sorulara cevaplar bulabilirler ve korkuları azalır. Sordukları soruları onların anlayabileceği biçimde cevaplamaya çalışın. Sık sık onları sevdiğinizi korkularını ve kaygılarını anladığınızı gösterin. Yemek yemek, oyun oynamak, uyumak gibi faaliyetleri mümkün olduğunca belli saatlerde yapmalarını sağlamaya çalışın. Çocuklarınıza hayatın artık normale dönmekte olduğu duygusunu vermeye çalışın.

UNUTMAYIN YALNIZ DEĞİLSİNİZ !
Psikolojik sorunlarınız daha sonraki haftalarda ve aylarda da devam ediyorsa size yardım edecek profesyonel insanlar ve kurumların mevcut olduğunu unutmayın. Şu anda çok normal olan bu gerginlik ve korku haliniz çok uzun süre devam ederse mutlaka sağlık kuruluşlarına başvurunuz.
Devamını Oku
Bir Başınalıktan Güvenli Bağlanmaya
Çocukken güvende hissetme ile ilgili bir eksiklik yaşadıysanız bunun etkilerini şimdiki ilişkilerinizde yaşadıklarınız problemler ile geçmişi sürekli tekrar ettiren seçimleriniz ile veya içinizdeki boşluk hissi ile görebilirsiniz. Geçmişe müdahale edip o güvensizliğe etki etmek söz konusu olmayacağı için şimdi içimizdeki sağlıklı yetişkinin o çocuğu iyileştirmek ve güvende hissettirmek için nelere ihtiyacı olduğunu keşfetmesi çok kıymetlidir. Peki içimizdeki sağlıklı yetişkinin bu güvensizliği iyileştirmesi için nelere ihtiyacı vardır?
  • Derin yaralarını örtbas etmek yerine yarayı keşfetmek
  • Ebeveynleri ile kurulan bağlanma örüntülerini tanımak ve şimdi ebeveynleriniz ile beraberken nasıl hissettiğinizi anlamaya çalışmak
  • Zayıflık olarak tanımladığınız sevgi, destek gibi besinlerin karşılanmamasını kusur değil eksiklik olarak tanımlamak
  • Duygular zihnin yansımasıdır. İçeride bir yerde sıkıntı olduğunu gösterir. Bu sebeple duygular ile kaçınmak yerine temas kurmak dokunmak istemediğimiz derin bir keder ile karşı karşıya kalmamızı sağlasa bile iyileşmenin önemli bir yoludur.
  • Günlük tutmak bazen temastan kaçındığınız duygular ile somut bir yüzleşme aracı olabileceği için içinizdeki sağlıklı yetişkini tanımanıza yardımcı olabilir.
  • Öfke, çoğu zaman istemediğimiz bir duygu gibi görünse de içinizdeki yaralı çocuğu iyileştirmek için ihtiyaç duyduğumuz bir duygudur. Sağlıklı şekilde yansıtılmış bir öfke, çocukluktan yetişkinliğe tüm gelişim dönemlerinde ayrışma sürecinin olmazsa olmazıdır.
  • Geçmişten kahırlanmak yerine geçmişimizi tanımak, geçmişle alışverişimizi tamamlayınca onu bir kenara bırakabilmek
  • Hazır hissettiğimizde bu yaraları güvendiğimiz birine açmak ve destek istemek.
  • Bazen içinizdeki çocuk ile konuşmak onunla temas etmenize yardımcı olacaktır. Aşağıda bununla ilgili bir egzersiz önerisi görmektesiniz.

İçinizdeki Çocuk Egzersizi:
Derin bir nefes alın, hazır hissedince gözlerinizi kapatın ve çocukluğunuzun geçtiği odayı ve o odanın içinde duran kendi çocukluğunuzu gözünüzün önüne getirin. Sonra kendinize şunları sorun.

  • O çocuk kendini nasıl hissediyordu?
  • Gereksinimleri nelerdi?
  • Kendini nasıl ifade ederdi?
  • Neler söylemek istedi ama söyleyemedi?
  • Siz zaman zaman o çocukla nasıl konuşuyorsunuz (yargılayıcı, talepkar, eleştirel vb.)?
  • O çocuğun ihtiyaçlarını karşılayabilmek için ona neler sunmam gerekir?
  • Ona ne duymak ne yapmak iyi gelir?
  • Siz o çocuğun ebeveyni olsanız ona neler söylemek isterdiniz?

Psikolojik danışmanlık sürecinde ise her şey yolunda gittiğinde biz de büyür ve yeni seçenekler geliştiririz. Bazen de ebeveynlerimizde bağlanmakta zorlandığımız zamanların yetişkinlikteki etkileri ile tanışırız. Hatta bu süreçte güvenecek kimsesi olmayan bir çocuğun içindeki sağlıklı yetişkini keşfetme yollarını ararız.
Devamını Oku
Yas Süreci
Yas, yaşanan bir kayıptan sonra duyulan keder duygusudur. Kişi yas tutma sürecinde bu kaybını (boşanma, iflas, istifa vb.) ya da ölümü (ölümle gelen kayıplar) protesto eder. Kaybın ardından bu keder duygusunun hissedilmesi normal ve insanidir. Hatta iyileşme sürecinin önemli parçalarından biridir. Kişinin hayatına normal ve sağlıklı bir şekilde devam edebilmesi için yaşadığı kaybın yasını tutması gerekecektir. Yas süreci sonunda insanın kaybı yaşamının bir parçası haline gelecek ve kişi bununla yaşamaya biraz daha uyum sağlamış bir şekilde yoluna devam etmektedir.

Yas süreci, kişinin kaybı ve kaybı ile ilgili duygularını kabullenmek başa çıkabilmek ve bu duygular varken yaşamını sürdürmeyi öğrenmek anlamına gelir. Kısacası fiziksel olarak ayrı kaldığı kişiden psikolojik olarak da ayrılmayı kabullenme sürecidir. Eğer kişi bilinçli olarak yas tutmaktan kaçınırsa bu durum kısa bir süre sonra kişinin çeşitli fiziksel ve ruhsal rahatsızlıklar yaşaması ile sonuçlanabilmektedir. Bu durum bize yas tutma sürecinin normal ve gerekli olduğunu gösterir.

Kaybedilen kişinin kim olduğu, kaybedilen kişi ile ilişkinin niteliği ve kişinin nasıl öldüğü (intihar, doğal kaza vb.) gibi faktörler kişinin yas sürecini etkileyebilir. Bu durum yaşanan keder duygusunun fiziksel, düşünsel veya davranışsal olarak sonuçları üzerinde etkinliğe sahiptir.

Yas tutma süreci genellikle 5 aşama olarak değerlendirilir. (Fakat şunu bilmek gerekir ki insan psikolojisi bu kadar sabit kurallar doğrultusunda işlemeyecek ve sıralaması herkes için aynı olmayacaktır. Bu basamakların benzer ilerlemediği durumlarda kendinizi suçlu hissetmeyiniz)
  1. Şok ve uyuşma: Bu aşamada kişi kaybı ilk kez öğrenir. Kişi ölümün gerçekliği ile kısa bir hissizlik yaşar.
  2. İnanmama ve inkâr: Kişi ölümü/kayıp gerçeğini bir süre reddederek hiçbir şey olmamış gibi davranabilir. Bu tepkiler kişinin kaybını öğrendiği gün ve sonrası durumla kısa bir süre başa çıkmasına yardımcı olur.
  3. Arzu etme: Kaybedilen kişinin geri dönmesi arzu edilir ve beklenir. Yalnızlık ve öfke gibi duygular bu sürecin önemli bir parçasıdır. Yaşanılan öfkenin en büyük sebeplerinden biri kişinin kendisini “neden ben” diye sorgulamasına bağlı olarak gelişir. Ancak bu öfke çevredekiler tarafından kişisel olarak algılanmamalı, bir çeşit duruma uyum sağlama çabası olarak nitelendirilmelidir.
  4. Çaresizlik: Kayıp gerçeğinin kabullenilmesi ve sonuçlarının anlaşılmasıyla hissedilen çaresizlik, yas tutma sürecinin önemli bir parçasıdır. Bu aşamada hissedilen kaygı sonucu iş hayatında ve sosyal ilişkilerde güçlükler yaşanabilir.
  5. Kabullenme ve hayatı düzenleme: Bu dönemde ölüm/kayıp gerçeği artık kabullenilmiştir. Yas tepkilerinin çeşitliliği ve yoğunluğunda azalmalar görülür. Normal yaşam fonksiyonları düzenlenir ve yeni ilişkiler ve projeler için yatırım yapılır.

YAS SÜRECİNİ DAHA SAĞLIKLI SÜRDÜREBİLMEK İÇİN ÖNERİLER
  1. Kaybınızı tek başına yaşamak yerine güvendiğiniz birilerinden destek isteyebilirsiniz. Anlatmak travmaların kabullenilme sürecinin önemli bir basamağıdır. Ancak unutmayın, elbette bu her an yanınızda birini istemeniz gerektiği anlamına gelmez, bazen yalnız kalma ihtiyacınız olması da normaldir.
  2. Yas tepkilerinizle baş edebilmek ve yas sürecini daha kısa bir zamanda tamamlayabilmek için öncelikle fiziksel ihtiyaçlarınıza (uyku, yemek, sağlık) özen göstermeniz gereklidir.
  3. Aileden birini kaybettiğinizde her bir aile üyesi farklı yas tepkileri verebilir. Daha fazla üzmekten kaçınmak ve onları korumak ya da zayıf görünmemek için duygularınızı diğer aile üyeleriyle paylaşmak zor olabilir. Aslında ailece kaybettiğiniz kişi hakkında konuşmak bu kişiyle ilgili hatıraları paylaşmak ailece birbirinizi daha iyi anlamanıza yas sürecini başlatıp tamamlamanıza yardımcı olacaktır.
  4. Yas süreci gidenin ardından konuşmamak değil konuşmaktır, fotoğraflarını kaldırmak değil fotoğrafını görebilmeye dayanmaktır. Dolayısıyla yas sürecinde kaybı olan insanın, kaybı hakkında sık sık konuşmasına ve kaybettiği kişiyi hatırlatan uyaranlarla (fotoğraf, özel, eşyalar) temas etmesine izin verilmesi çok önemlidir.
  5. Daha önce kayıp yaşamış kişilerle konuşmak sizi vereceğiniz olası yas tepkilerine ve sürecine hazırlar. Ancak unutmayın herkes aynı tepkiler vermez ve yas süreci yaşamaz.
  6. Yaşadığınız yas tepkileri ne olursa olsun bunların normal tepkiler olduklarını unutmayın. Bu tepkileri sözel (konuşarak) ya da davranışsal (ağlamak, mezar ziyaretleri) ifade etmeye çalışmak sizi rahatlatacak ve kontrolde olduğunuz duygusunun gelişmesine yardımcı olacaktır. Yazarak ya da resim yaparak duygularınızı ifade etmek de iyi gelebilir.
  7. Kaybettiğiniz kişinin cenaze törenine ve ardından da mezarına gitmek sizi ölüm gerçeğiyle yüzleştirmekle beraber size acınızı yaşamanız ifade etmeniz ve kaybınızla vedalaşabilmeniz için de fırsat sağlar.
  8. Yıldönümleri, doğum günleri, bayramlar gibi özel günler sizin için zor geçebilir. Böyle günlerde sevdiğiniz ve güvende hissettiğiniz yakınlarınızla birlikte olmak zorluğu azaltır.
  9. Kaybettiğiniz kişiyi hatırlatan anlamlı günlerde o kişiyi hatırlatan aktiviteler yapılması zor olsa da uzun dönemde yas sürecini kolaylaştırmaya ve tamamlamaya yardımcı olacaktır.
Devamını Oku
Öz Şefkat
Öz şefkat kişinin zorluklarla mücadele ederken kendine sunduğu koşulsuz ilgi kabul ve nezaket olarak düşünülebilir. Düşününce sevdiğimiz bir arkadaşımıza küçük bir çocuğa veya savunmasız bir hayvana sunduğumuz kabulü çoğu zaman kendimize sunamadığımızı görmek mümkündür. Öz şefkat kendimizi diğerleri ile kıyaslamayı eleştirel/talepkâr iç sesi veya kendi değerini başkalarının onayı üzerinden belirlemeyi kapsamaz. Öz şefkat kişinin zorluklar karşısında kendini gözlemlemesi duygularını tanıması kendi kendine gereksinimlerini sorması ve belki de bu gereksinimleri nasıl karşılayabileceğini araştırmasından geçer. Tıpkı küçük bir çocuğun duygularını düzenlemeye yardımcı olur gibi…

Bu doğrultuda öz şefkat iç ana bileşenden oluşmaktadır. Bunlar;
  1. İnsanlık Hali: Ortak insanlık hali insanların zaman zaman hata yapabileceklerini ya da yetersiz olabileceğini kabullenmek olarak tanımlanır. İstek ve hedeflere ulaşamamak ya da hayal kırıkları dünyadaki hemen her bir birey tarafından yaşanan insani tecrübelerdir. Ancak çoğu zaman insanlar başarısızlık yaşadıklarında ya da başarısız hissettiklerinde bunun yalnızca kendi başlarına gelen bir tecrübe olduğu ya da kusurlu oldukları yanlış kanısını taşımaktadırlar ve bu yüzden kendilerini çevrelerinden ilişkilerinden izole etme eğilimi taşımaktadırlar. Kendileriyle ilgili yanlış bir şey olduğu algısı kişilere yalnızlaşmış soyutlanmış hissettirir ve hissettikleri acıyı arttırır. Ancak zor yaşam koşulları herkes tarafından paylaşılan insani bir tecrübe olarak çerçevelendirildiğinde kişi acı çekerken başkalarından uzaklaşmak yerine sosyal hayata entegre kalabilir.
  2. Öz-nezaket: Kişinin kendisine karşı nazik olması hataları veya yetersizlikleri karşısında yargılayıcı olmaktansa anlayışlı ve yumuşak bir tutumla kabullenilmesidir. Zorlanmalar karşısında kişinin kendi gereksinimlerini tanıması ve kendini duygusal olarak rahatlatmaya çalışması olarak ifade edilebilmektedir.
  3. Bilinçli Farkındalık(mindfulness): Bilinçli farkındalık kişinin yaşadığı negatif duyguları ya da düşünceleri yargılamadan bastırmadan ve reddetmeden açık bir zihinle kabul etmesidir. Araştırmacılar bilinçli farkındalığın pek çok sebepten öz-şefkatin ana bileşenlerinden biri olduğunu vurgulamıştır. Öncelikle kendimizi şefkatle kucaklayabilmek için önce acı verici tecrübelerimize dikkatimizi vermemiz gerekir. Çoğunlukla kişilere acı veren şey kendilerine yönelttikleri acı eleştirilerdir. Yargılayıcı olmamak acıyı azaltır ve bu negatif düşüncelerin farkında olmak sorunla gereğinden fazla özdeşleşmeyi engeller. Negatif duygu ve düşüncelerin denge ve sükûnetle karşılanabilmesi için zihinsel bir farkındalık gerekir.
Devamını Oku
Neden Bazı İnsanlar Diğerlerine Daha Fazla Boyun Eğer
Boyun eğicilik şeması; bazı kişilerin kendi istek ve gereksinimlerini ifade etmesi olumsuz duygularını dile getirmemesi çevresindeki kişilerin taleplerine ayak uydurması ve çevresindeki kişileri memnun etmeyi önceliklendirmesi olarak tanımlanmaktadır. Bu şemaya sahip kişiler kendi hayatları ile ilgili karar vermekte zorlandığı gibi genelde başkalarının kararları doğrultusunda yaşamayı tercih edebilmektedirler.

Bu şema aşağılanırım sevilmem kabul görmem dışlanırım bana küserler beni daha çok incitirler vb. endişeler ile sınırlarını çizmekte zorlanmak kendi düşüncelerini/duygularını ifade etmekten kaçınmak ve genelde insanların taleplerini önceliklendirmek (teslim modu) olarak kendini göstermektedir. Genelde bu şekilde göründüğünü söylememizin nedeni bazen bunun tam tersi olarak da kendini göstermektedir. Kişi bazen bu şema ile baş etmekte zorlandığı için “Artık kimseye boyun eğmem (savaş modu)” mantığı ile pasif agresif bir öfke sergilerken isyankar bir tavırda da hareket edebilir. Bu durumda “Bende boyun eğicilik şeması asla olamaz!” diye düşünmemek ve asla dediğimiz yerleri de sorgulamak oldukça önemlidir.

Boyun eğmek hayatımı nasıl etkiler?

Boyun eğicilik şeması kişilerin ilişkilerde sınırlarını belirlemesini zorlaştırırken kişinin özgüvenini oldukça olumsuz etkilemektedir. İnsanlara karşı güçsüz ve hep kontrol edilmek ister gibi görülmesine yol açar. Bu kişiler farkında olmadan kendilerinden daha otoriter ve onları yönetecek partnerler seçmeye meyilli olurlar. Sıkıntılarını/duygularını/düşüncelerini ifade etmekten kaçtığı için hep içine atan tarafta olabilirler. Bu durum eni sonu kişinin ilişkilerinden tatminsizlik duyması ile sonuçlanır ve baş etmekte zorlanmaya yol açmaktadır.

Peki savaş modundayken durum nasıldır? O zaman da kişiler birinin otoritesi altına girmeyi şiddetle reddettiğinden bu durum da muhakkak ilişkilerini olumsuz etkileyecektir. Bu kişiler bir anda ondan destek bekleyen arkadaşına/patronuna/eşine öfke duyabilir ve bu öfkeyi onun taleplerine asla karşılık vermeyerek ifade etmeye çalışabilir. Nitekim bu durum da kişinin hayat akışında işlev bozan bir konumda yer alacaktır.

Neden bazı insanlar daha boyun eğicidir?

Boyun eğicilik şemasının kökenine baktığımızda bu şemanın kişinin çocukluk döneminde bakım verenleri tarafından ihtiyaçlarının önemsenmemesi taleplerinin ve gereksinimlerinin görülmemesi veya duygularını ifade ettiği anlarda cezalandırılması ya da yargılaması ile bağlantılı görülmektedir. Böylece bu kişiler ebeveynlerinin onayını almak adına bir süre sonra bu davranışları yapmayı bırakır ve kendi isteklerini ikinci plana atarak bu durumla baş etmeye çalışır. Çocukluk döneminde belki işe yaramış olan bu baş etme yolu maalesef ki kişi bir yetişkin olduğunda ayağına dolanacaktır.

Siz de boyun eğicilik şeması ile baş etmeye çalışıyorsanız ve bu durumun hayatınızın işlevini etkilediğine inanıyorsanız konu ile ilişkili kitaplardan destek alabilir fakat hala zorluk yaşıyorsanız “şema terapi” eğitimi olan bir uzman ile görüşebilir ve bu şemanın üstesinden gelmenin sağlıklı yanlarını keşfedebilirsiniz.
Devamını Oku
Kendini Çok Mu Fazla Feda Ediyorsun
Bazen bir kişiye ya da bir grup insana zarar vermekten suçluluk duyar ve pişmanlık hissederiz. Bazı kaynaklar pişmanlık ile suçluluğun aynı duygu olduğunu ifade etse de bazı kaynaklar farklı olduğunu ama bu farkın tam olarak tanımlanamadığını söyler.

Bazı araştırmacılar pişmanlığın başkalarına bir şekilde zarar verdiğimiz gerçek bir olay ile bağlantılı olması ama suçluluğun çoğunlukla kişinin yorumlaması sonucu duygu düzeyinde yaşandığını söyler. Pişmanlık çoğu zaman bir şeyi düzeltmeye iterken suçluluk duygusu bizi “kötü” veya “bencil” düşündük veya bu şekilde bir davranış yaptık gibi uzun uzun düşünmekten başka hiçbir şey yapamadığımız hakkında derin bir çukura itebilir.

Suçluluk hissi yapmamız gereken davranışlar düşünmemiz gereken şeyler bizi neyin motive etmesi gerektiği ve insan kalbinin gücünün küçümsenmesi hakkında yanlış inançlarımızdan temel alır. Bu yanlış inanışlar kendimizi çok az düşünerek veya hiç düşünmeden her zaman başkalarına hizmet etmemiz gerektiğini söyleyen iç sesleri içerir. Bu fikirler genellikle bize başkaları için fedakarlık yaptığımız ölçüde iyi insanlar olduğumuzu söyleyen sahte iç seslerde gelir. Hatta bazıları hayatta olmamızız tek sebebinin başkalarına hizmet etmek olduğu konusunda ısrar eder ve eğer bunu sürekli yapmıyorsak dünyadaki görevimizde başarısız olmuş gibi hissetmemize yol açar. Bu çarpık inanışlardan ötürü suçluluk duymakla kalmayıp aynı zamanda büyük bir utanç da hissetmemiz gerekiriz.

Kişinin kendini herhangi bir sebeple feda etmesi her halükarda KENDİNİ feda etmesidir. Bu durum kendimizin ihtiyaçlarını ve arzularını fark etmeyeceğimiz veya bunlara özen göstermeyeceğimiz anlamına gelir. İşte sorun da burada başlıyor çünkü kişinin yalnızca bu ihtiyaçlara ve arzulardan yola çıkması bizim özgün bir şekilde yaşamamızı mümkün kılıyor. Bu ihtiyaçların karşılanmaması durumunda öfke hayal kırıklığı ve kırgınlık gibi olumsuz duygular açığa çıkıyor. Akabinde ise bu duyguların yarattığı olumsuz davranışlar ortaya çıktığında daha da fazla suçluluk duygusuna neden oluyor çünkü birey o zaman da bu duyguların var olmaması gerektiğini hissetmeye başlıyor ve bu duyguların yarattığı olumsuz davranışların da eklenmesi kişi için tam bir başarısızlık oluyor.

Şunu bilmeliyiz ki yalnızca suçluluk duygusu bizi yargılıyor ve suçlu buluyor. Bu duygu bize içimize dönüp o davranışı neden yapmış olabileceğimizi veya kendimizle empati yapmamızı öğretmiyor. “Neden kızgınım sinirliyim ya da kırgınım?” “Neden başkalarına bu şekilde kötü davrandım?” gibi sorulara dürüstçe cevap vermek yerine suçluluk bizi yalnızca yargılıyor. Halbuki bu sorulara cevap aramak ve kendimizle temas kurmak sonucunda benliğimizi/ihtiyaçlarımızı/arzularımızı çok uzun süredir feda ettiğimiz gerçeği ile yüzleşebilme imkanı bulma ihtimaliz olabilecektir.
Devamını Oku
Travma Sonrası Stres Bozukluğu (TSSB) Nedir
Travma beklenmeyen bir olaya kişinin sınırlarını zorlayan bir şekilde maruz kalması ve bu olayı hayatını veya güvenliğini tehlike altına almasıdır. Travmalar insan eliyle (taciz tecavüz işkence vb.) veya doğa yoluyla (doğal afet vb) olması gerekmektedir. Son dönemlerde ülkemizde yaşanan Kahramanmaraş depreminin kişiler için bu düzeyde etkileyici olmasının en temel sebebi doğa yoluyla ortaya çıkarken binaların sağlamlığı gibi insan eliyle kontrol edilebilecek alanların yetersizliğinin bir araya gelmesidir.

Travmaya karşı gösterilmesi en normal tepkiler “savaş ya da kaç” tepkileridir. Travma sonrasında zihnin tehlikeye karşı gösterdiği savunma (savaş) veya uzaklaş (kaç) tepkileri zihnimizin bizi korumak için gösterdiği baş etme yollarıdır. TSSB olduğu durumlarda kişinin savaş ya da kaç tepkileri görülmemeye ve işlevsellik zarar görmeye başlamıştır.

Travma Sonrası Stres Bozukluğunun bazı belirtileri şu şekildedir;
  1. İstenmeyen Hatıralar: Travmayı yeniden yaşatan isteğe bağlı olmadan çıkan hatıralardır ve günlük işlevselliğe zarar verir.
  2. Kaçınma: Yaşanan olayı hatırlatan durumlardan kaçınmak ilgili ortamdan uzaklaşmak isteğidir. Örneğin travma asansörde gerçekleşmişse asansöre binmekte zorluk yaşama gibi.
  3. Olumsuz Düşünce ve Ruh Hali: Kendisi veya başkaları ile ilgili olumsuz düşünceler ilgi kaybı duygusal hissizlik gibi duygudurumda bozulmalardır. İlişkilerini olumsuz etkileyebilmektedir.
  4. Aşırı Uyarılmışlık Hali: Uyumakta zorlanma aşırı gergin olma ve tetikte olma diken üstünde bir şekilde travmatik olayın tekrar yaşanacağını düşünme kolayca irkilme tehlikeye karşı tetikte olma halidir.

Travma yaşayan kişilerin yakınları ne yapabilir?
Travmalar çoğu zaman travma mağdurunun çevresindeki kişileri de etkilemektedir. Bu sebeple yukarıda bahsedilen uykusuzluk olumsuz ruh hali gibi belirtilerin kişinin yakınlarında da görülmesi muhtemeledir.  Dolayısıyla travmayı yaşanan kişiye destek olmak veya kendindeki belirtileri fark etmek adına travma hakkında bilgi sahibi olmak kıymetli olacaktır.

Şunu bilmek gerekir ki kişinin anormal olaya yani travmaya göstermiş olduğu her tepki normaldir. Eğer bu süreçte mağdur bu olaylardan bahsetmek isterse öğüt vermeden veya “Şükret sen hayattasın iyisin” demeden yönlendirmesiz bir şekilde dinlemek iyileştirici olacaktır. Travma yaşayan bir kişinin ilk etapta tek ihtiyacı onay görmek anlaşıldığını bilmek desteğe ihtiyacı olduğunda ulaşabileceği birinin olduğuna güven duymaktır.

Travma Sonrası Stres Bozukluğu nasıl önlenir?
Travmatik olay sonrası öfke korku kaygı depresyon suçluluk gibi semptomların görülmesi normaldir. Bu süreçte travmanın etkilerinin 1 ayı geçtiği taktirde psikolojik ve psikiyatrik destek almak düşünce ve inançları fark etmek açısından destekleyici olacaktır. Travma sonrası stres bozukluğunun psikoterapiyle tedavisinde travma odaklı bilişsel-davranışçı terapi yaklaşımlarının ve EMDR yönteminin özellikle etkin oldukları saptanmıştır.
Devamını Oku
Yalnızlığın Arka Yüzü
İnsanlık bildiğimiz en eski tarihlerden beri sosyal ortamlarda ilişki kurarak şekillenmiş ve beslenmiştir. Kendi dışındakilerle bağ kurmuş bir arada yaşamış ve toplum içinde var olmayı amaçlamıştır. Bunun yanı sıra iletişimin diğer insanlar ile paylaşımlarda bulunmanın ve sosyalleşmenin bir çok olumsuz duygu duruma veya patolojilere karşı koruyucu olduğu  "Bir kahvenin kırk yıl hatırı vardır." sözü ile de görülmektedir.

Sosyalliğin koruyuculuğu bilinirken peki yalnızlık hissi nasıl etkilere sahiptir?
Yalnızlık hissinin depresyon anksiyete gibi duygudurum bozukluklarına sürükleyen bir etkisinin olduğunu biliyoruz. Yalnızlık hissinin fizyolojik rahatsızlıklara yol açması mümkün müdür diye incelemek isteyen araştırmacı Sheldon Cohenbu amaç doğrultusunda bir araştırma tasarlamıştır. Bu çalışmada araştırmacı Cohen insanları onayları dahilinde nezle virüsüne maruz bırakarak yalnız hisseden kişilerin yakın ilişkileri olan insanlara nazaran nezleye yakalanma riskinin ne durumda olacağını incelemeyi amaçladı. Bulgular yalnız insanların sosyal insanlara nazaran ÜÇ KAT daha fazla nezle olma riskinin arttığını kanıtladı.  Benzer şekilde araştırmacı Lisa Berkman da dokuz yıl süresince takip ettiği bir grup insanın ölüm riskini incelediğinde yalnızlık hisseden kişilerin ölüm riskinin diğer insanlardan en az İKİ-ÜÇ KAT daha fazla olduğunu açıkladı.

Yapılan çalışmalar bizlere hem yalnızlık hissinin insanları depresyon kaygı gibi durumlara sürüklemekte hem de hastalıklara karşı direncini azaltmakta olduğunu gösterirken insanların sosyal varlıklar olduğunu da hatırlatmış bulunmaktadır. Sosyalliğin insan yaşamında her zaman destekleyici ve besleyici olduğunu ve bu desteğin ölüm riskine bile etki edebildiğini ispat etmiş olduğu görülmektedir.
Devamını Oku
Yetişkinlerde Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB)
Yetişkinlerde DEHB dikkati toplamada gçlük hiperaktivite ve dürtüsel davranış gibi kalıcı sorunların etkileşimi sonucu oluşan zihinsek bir bozukluktur. Yetişkinlerde DEHB ilişkilerde zorluk yaşama kötü iş veya okul performansı düşük benlik saygısı madde kullanımı gibi başka ruhsal rahatsızlıklara da yol açabilmektedir. Bu hastalık yetişkin DEHB olarak tanımlansa da bahsi geçen belirtiler erken çocukluk dönemlerinde başlar ve yetişkinliğe kadar devam eder. Erken çocukluk döneminde başlayan DEHB hastalarının üçte ikisinde hastalığın yetişkinlik döneminde de devam eden kalıcılığa sahip olduğunu bilmekteyiz. Yetişkinlerde DEHB bağlama özgü (Örneğin kişinin ilgi çekici konulara iyi odaklanabilirken keyif vermeyen konulara odaklanmakta zorlanma gibi) bir sorun olması sebebiyle fark edilmesi çocuklarda görülen DEHB’e nazaran daha zordur. Fark edilmesinin zorluğundan ve yetişkinin sosyal damgadan çekinmesinden kaynaklı DEHB’li yetişkinler genellikle yardım aramadan önce uzun süre mücadele ederler. Fakat şunu biliyoruz ki DEHB yalızca bir dikkat sorunundan çok daha fazlası olduğu için tanımlanması ve destek alınması oldukça önemlidir.

Belirtileri Nelerdir?
  1. Dikkatsizlik: Yaptığı işe sık sık ara verme işlerinin son teslim tarihlerini unutma plan yapmakta güçlük projeleri bitirememe konsantre olamamama unutkanlık ve sık sık eşya kaybetme
  2. Aşırı hareketlilik ya da dürtüsellik: Öfke kontrol sorunları para hesabını bilememe gereksiz harcamaları sıklıkla yapma evlilik sorunları sık iş/eş/arkadaş değiştirme uzun süre yerinde duramama
  3. Kişinin aile ilişkileri okul ya da iş yaşamı gibi en az iki farklı alanda sorunlara yol açması
  4. Zamanı ayarlayamama
  5. Pek çok işi aynı anda yürütememe
  6. Genel bir düzensizlik ve geç kalma/telaş hali
  7. Sonuçlarını düşünmeden konuşma
  8. Yapacağı işi erteleyememe
  9. Üstlenilen görevleri yarım bırakma
  10. Sıra beklemede zorluk
  11. Karar vermekte zorlanma (ya ani karar verme ya da verememe)
  12. Durdurulamaz yeme atakları
  13. Uykuya dalmakta zorlanma
  14. Tehlikeli araç kullanımı sık kaza yapma vb.

Hastalığın nedenleri nelerdir?
  • Genetik: DEHB belirtileri ebeveynlerinizde de görülebilir ve genetik olarak aktarılabilir.
  • Çevre: Genetik sebeplerden biri olsa da tek sebep genetik demek doğru olmayacaktır. Çocukken ekran süresi vb. maruz kalınan çevresel faktörler de yol açabilmektedir.

Teşhis süreci nasıl olmalıdır?
Bahsedilen belirtileri gördüğünüz anlarda öncelikle bir klinik değerlendirme sürecinden geçmeniz ve bir dikkat testi (Örneğin MOXO Dikkat Testi) ile değerlendirilmeniz gerekmektedir. Ardından test sonucunuz ile beraber bir psikiyatrist ile görüşme yapıp bu doğrultuda ilaç desteğine ihtiyaç duyup duymadığınızın değerlendirilmesi gerekmektedir. Bu doğrultuda en sağlıklı tedavi sürecinin ilaç eğitim ve psikolojik danışmanlık basamaklarının kombine halde yürütülmesinin etkili olduğu bilinmektedir.

Not: Kendinizde bu belirtileri gözlemlediğiniz durumlar için değerlendirme kurumumuza MOXO Dikkat Testine katılmak için başvurabilirsiniz. Bu testin 6-65 yaş arası bireylere uygulandığı hususuna dikkat etmeniz gerekmektedir.
Devamını Oku