ANA SAYFA KURUMSAL UZMANLAR ▼ HİZMETLERİMİZ BLOG İLETİŞİM DANIŞAN
GİRİŞ
.

blog yazılarımız

Özgül Öğrenme Güçlüğüne Yönelik Detaylı Değerlendirme
Günümüz toplumunda  akademik başarı aileler için önemli bir konudur.  Çocuk ve ergen ile alakalı destek için başvurulan sebeplerden biri de ders başarısızlığıdır. Okuldaki başarısızlığın bir çok nedeni vardır. Bunlar; zeka geriliği,  görme veya işitsel problemler, ailesel problemler, motivasyon eksikliği, dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu, özgül  öğrenme bozukluğu ve başka psikiyatrik ya da tıbbi rahatsızlıklardır. Özgül öğrenme güçlüğü, bireyin zeka seviyesinden bağımsız olarak okuma, yazma, matematik gibi temel akademik becerilerde zorlanmasına neden olan bir nörogelişimsel bir bozukluktur. Çocuklar bu güçlükle mücadele ederken diğer alanlarda normal veya üstün  performans sergileyebilirler. 

Özgül öğrenme bozukluğu birçok ülke ve disiplinde farklı terimlerle ifade edilmektedir. Bunlar arasında en sık kullanılanı “okuma güçlüğü” anlamına gelen “disleksi”dir. Bununla birlikte disgrafi (yazma becerisine güçlük) ve diskalkuli (matematiksel işlemleri anlama ve yapmada zorluktur).

Özgül öğrenme bozukluğundan sık görülen semptomlar: 
  1. Okul başarısızlığı: okumayı sökememe, yavaş veya hatalı okuma, yazı hataları, matematiksel becerilerde zayıflık 
  2. Zeka düzeyi: normal sınırlarda veya normalin üzerindedir. 
  3. Aktivite düzeyi: genellikle hareketlidirler. 
  4. Dikkat sorunları: Dikkatleri hemen dağılabilir. Odak problemi yaşarlar. 
  5. Görsel veya işitsel algı problemleri 
  6. Sosyal ve duygusal sorunlar: Okuldaki başarısızlık, ders çalışma ve öğrenme motivasyonunu olumsuz yönde etkiler. Başarısızlık duygusu ,özgüvenin düşmesine neden olabilir.
  7. Zaman algısında sorunlar: zamanı karıştırırlar, dün- bugün, önce- sonra kavramlarını karıştırırlar. Saati zor öğrenirler. 
Nasıl Destekleyebiliriz ? 
  • Anlayışlı Olmak: öğrenme güçlüğünün bir engel değil bir farklılık olduğunu anlamak önemlidir. 
  • Sabırlı Olmak: öğrenme süreci herkes için farklıdır. Özgül öğrenme güçlüğü olan bireylerin daha fazla zamana ve farklı yaklaşımlara ihtiyaç duyabileceğini hatırlamak önemlidir. 
  • Duyarlı Olmak: bireyin duygusal ihtiyaçlarını anlamak ve desteklemek önemlidir. Özgül öğrenme güçlüğü özgüven ve motivasyon sorunlarına yol açabilir.
  • Uygun Stratejileri Geliştirmek: öğrenme güçlüğünün  türüne göre uygun öğretim yöntemleri ve destekleyici araçlar kullanmak önemlidir. 
  • Çevre Oluşturmak: öğrenme güçlüğü olan bireyin  öğrenme ve gelişme için güvenli ve destekleyici bir ortak oluşturmak önemlidir.  
  • Eğitim ve Farkındalık: özgül öğrenme güçlüğü hakkında bilgi edinmek ve farkındalık oluşturmak, bireylere daha iyi destek sağlamamıza destek olur. 
Devamını Oku
Öğrenme Güçlüğü Nedir? Psikolojik Açıdan Tanıma ve Anlama
Çocukların öğrenme süreçleri, yalnızca akademik başarıları değil, aynı zamanda özgüvenlerini, sosyal ilişkilerini ve genel psikolojik iyi oluşlarını da etkiler. Öğrenme güçlüğü, bu süreci derinden etkileyen ama erken tanı ve doğru yaklaşımla yönetilebilen bir durumdur.

Öğrenme Güçlüğü Nedir? 
Öğrenme güçlüğü, çocuğun zekâ seviyesinden bağımsız olarak bilgiyi anlama, işleme ve ifade etme becerilerinde yaşadığı kalıcı zorlukları ifade eder. Bu çocuklar genellikle dışarıdan bakıldığında “tembel” ya da “dikkatsiz” gibi etiketlerle anılır. Oysa durumun temelinde, beynin bilgiyi işleme biçiminde farklılıklar vardır. Yani çocuk aslında istemediği için değil, nörolojik olarak bu süreçleri diğer çocuklardan farklı yaşadığı için zorlanır. Bu farkı anlamak, çocuğu doğru şekilde desteklemenin ilk adımıdır.

Psikolojik Yansımaları
Öğrenme güçlüğü yaşayan bir çocuk için okul sadece bir eğitim alanı değil, aynı zamanda her gün “yapamadığı şeylerle” yüzleştiği bir yerdir. Çaba gösterdiği halde istenen başarıya ulaşamamak, zamanla çocuğun kendine olan güvenini zedeler. “Ben zaten yapamıyorum”, “Benden bir şey olmaz” gibi olumsuz düşünceler gelişebilir. Bu da çocuğun benlik algısını yani kendini nasıl gördüğünü olumsuz yönde etkiler.

Bir diğer önemli psikolojik yansıma da kaygıdır. Özellikle sınavlar, sunumlar ya da sınıf içi etkinlikler çocuk için stres kaynağı haline gelir. Bazı çocuklar bu kaygı ile baş edemez ve okula gitmek istemez, bazıları ise içe kapanarak duygularını ifade etmekte zorlanır. Uzun vadede bu durum anksiyete (kaygı bozukluğu), depresyon, ya da davranış sorunları gibi psikolojik sıkıntılara dönüşebilir.

Ayrıca, bu çocuklar sıklıkla arkadaş ilişkilerinde de zorlanabilir. Sınıf içinde geri planda kalmak ya da anlaşılmamak, sosyal izolasyona yol açabilir. Kendini yalnız hisseden bir çocuk, duygusal olarak daha da içe kapanabilir.

Tüm bunlar göz önüne alındığında, öğrenme güçlüğü sadece akademik bir konu değil; çocuğun duygusal, sosyal ve ruhsal gelişimini doğrudan etkileyen çok boyutlu bir durumdur. Bu nedenle çocukların duygusal ihtiyaçları da mutlaka fark edilmeli ve desteklenmelidir.

Sık Karşılaşılan Öğrenme Güçlükleri

Disleksi: Okuma, yazma ve harf tanıma süreçlerinde zorluk
Disgrafi: El yazısı ve yazılı anlatım sorunları
Diskalkuli: Sayılarla ilişkili işlemlerde zorluk
DEHB ile İlişki: Dikkat eksikliği ve hiperaktivite, öğrenme güçlüklerine eşlik edebilir

Psikolojik Farkındalık Neden Önemli?
Erken fark edilen bir öğrenme güçlüğü, çocuğun yaşam boyu taşıyacağı bir yük olmaktan çıkıp, doğru yaklaşımlarla aşılabilir bir zorluk hâline gelir. Bu nedenle psikoeğitim, aile danışmanlığı ve okul rehberlik birimleriyle iş birliği büyük önem taşır.
Devamını Oku
Öğrenme Güçlüğü Olan Çocuklara Psikolojik Destek Nasıl Sunulmalı?
Öğrenme güçlüğü yaşayan çocuklar için sadece akademik değil, aynı zamanda psikolojik destek de vazgeçilmezdir. Bu çocuklar yalnızca dersleri anlamakta değil; kendilerini ifade etmekte, başkalarıyla ilişki kurmakta ve öz güven geliştirmekte de zorluk yaşayabilirler. Psikolojik bakış açısıyla çocuğun hem duygusal hem de bilişsel gelişimini destekleyen bütüncül bir yaklaşım geliştirmek, onun potansiyeline ulaşmasında hayati bir rol oynar.

Kabul ve Destek Vermek
İlk ve en önemli adım, çocuğun yaşadığı güçlüğün anlaşılması ve kabul edilmesidir. Ebeveynlerin ya da öğretmenlerin "İsteseydi yapardı", "Biraz daha dikkat etse çözer" gibi niyet olarak pozitif ama çocuk üzerinde baskı yaratan yaklaşımları, farkında olmadan çocuğun kendini yetersiz ve suçlu hissetmesine neden olabilecek davranışlardır. Bu süreçte onu anlamamız, nasıl öğrendiğini fark etmemiz gerekebilmektedir.

Duygusal Dayanıklılığı Güçlendirme
Öğrenme güçlüğü yaşayan çocuklar çoğu zaman “başaramadım”, “yine yanlış yaptım” gibi düşüncelerle kendilerini etiketlemeye başlar. Bu iç ses zamanla özgüvenlerini zedeler. Bu nedenle duygusal dayanıklılığı artıracak çalışmalar çok kıymetlidir. Küçük ama ulaşılabilir hedefler koymak, başarılarını hemen fark edip pekiştirmek (örneğin "Harika bir cümle yazdın!" gibi), onun tekrar deneme cesaretini artıracaktır. Ayrıca duygusal farkındalık oyunları ve olumlu geri bildirimler çocuğun içsel gücünü yeniden inşa eder.

Kategorize (Stigma) etme
Bazı durumlarda çocuklar, "özel çocuk", "farklı çocuk" gibi etiketlerle anılabiliyor. Niyet iyi olsa da bu tür yaklaşımlar çocukta dışlanma hissi uyandırabilir. Psikolojik olarak, çocuğun yaşadığı farklılığı “olağan” bir durum gibi içselleştirmesi önemlidir. Bunun için psikoeğitim çalışmaları çok etkilidir. Çocuğa yaşadığı zorluğu, onun anlayabileceği bir dilde anlatmak, bu durumu yönetilebilir hale getirir. Kendini tanıyan ve neden zorlandığını bilen bir çocuk, sorunla daha sağlıklı baş edebilir.

Evde ve Okulda Destek Verme
Çocuğun gelişimi için sadece bireysel çalışmalar yeterli değildir. Ev ve okulun aynı dili konuşması, aynı yaklaşımı benimsemesi gerekir. Evde sakin ve destekleyici bir ortam varsa, okulda da benzer bir anlayış olmalıdır. Öğretmenler, rehberlik servisi, aile ve psikologlar ile düzenli iletişim içinde olunduğunda gelişimsel ilerleme daha mümkün bir hale gelmektedir. Bu iş birliği çocuğun hem akademik hem duygusal gelişimini doğrudan etkiler.

Terapi Sürecine Başlama
Bazı durumlarda çocuk, yaşadığı zorlukla baş ederken içe kapanabilir, kaygı belirtileri gösterebilir ya da davranış problemleri geliştirebilir. Bu tür durumlarda bir uzmandan destek almak çok değerlidir. Oyun terapisi ve bireysel terapi çocuğun iç dünyasına ulaşmak ve duygusal yüklerini hafifletmek için etkili yöntemlerdir. Unutmayalım: Terapi, bir zayıflık değil; çocuğun duygusal olarak güçlenmesi için atılan sağlıklı bir adımdır. 
Öğrenme güçlüğü yaşayan çocukların ihtiyaç duyduğu şey daha fazla anlaşılmak ve duygusal olarak desteklenmektir. Her çocuk farklıdır ve farklı öğrenir. Bu farklılığı kabul etmek, desteklemek ve birlikte yürümek çocuğun hem akademik başarısını hem de ruhsal sağlığını olumlu yönde etkiler.
Devamını Oku
Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Yaşam Boyu Devam Eder
Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğunun (DEHB) belirtileri genellikle erken çocuklukta ortaya çıkmasına rağmen, tanı bazen yetişkinlik dönemine kadar konamayabiliyor. Hatta tanı almadan, yaşadığı farklılıkları başka şeylerle etiketleyip yaşamına devam eden pek çok insanla karşılaşıyoruz. Genellikle ilkokul sıralarına gelindiğinde akademik zorlanmalar belirginleşiyor ve okul ya da ailenin yönlendirmesiyle çocuklar psikoterapi ya da psikiyatri sürecine dahil oluyor. 

Okul çağındaki çocuklarda DEHB %3-5, yetişkinlerde ise %1-2 oranında görülmektedir. Çocukluk döneminde DEHB tanısı alan bireylerin %70-80’i ergenlik döneminde de benzer belirtileri göstermeye devam ediyor. Bunların %50-70’i ise yetişkinlik döneminde de aynı tanıyı alıyorlar (Tatar ve Yargıç, 2012). DEHB, sadece zorlukları değil, birçok olumlu özelliği de beraberinde getirebilir. Yaratıcılık, yüksek enerji, hoşgörülü, sıcakkanlı bir kişilik, güçlü bir espri yeteneğine sahip olma, kolay ilişki kurabilme, risk alabilme gibi. Ancak tüm bu güçlü yönlere rağmen, bireyler zaman zaman ne kadar başarılı olsalar da kendilerini başarısız hissedebilirler. Dışarıdan aktif, enerjik görünseler de iç dünyalarında kendilerini yıpratabilir, kendilerine karşı oldukça sert olabilirler. 

Çocuklukta sıklıkla eleştiriye maruz kalırlar; “çok hareketli”, “dikkatsiz”, “dürtüsel” gibi etiketler, onların benlik algısını şekillendirir ve bu da zamanla kendilerini olumlu yönleriyle görmekte zorlanmalarına neden olabilir. Bu durum, özgüven kaybına, depresif ruh haline, öfke patlamalarına ya da duygusal dalgalanmalara yol açabilir. Dikkat süreleri kısa olsa da, ilgilerini çeken bir konuya yoğunlaştıklarında tam tersi bir durum ortaya çıkabilir: hyperfocus (aşırı odaklanma). Bu durum, bir işe yoğunlaştıklarında başka bir şeye geçiş yapmalarını zorlaştırabilir. Bu yönleri bazen bir avantaj, bazen ise dezavantaj olabilir. Başladıkları işleri tamamlamakta zorlanabilir, sık sık ilgi alanlarını değiştirebilirler. 

Belki size de tanıdık gelecek bazı çocukluk anıları vardır: Sürekli bir şeylerini kaybeden, biraz haylaz, sabırsız, kıpır kıpır, yerinde duramayan, zamanını ayarlayamayan, ödevlerini tek başına yapamayan, söz kesen, çok konuşan, sorunun tamamını duymadan cevap veren bir çocuk… Tanıdık geldi mi? (: 

Ancak şunu da unutmamak gerekir: Günümüzde hareketli her çocuğu “hiperaktif” olarak tanımlamak doğru değil. DEHB tanısı konulabilmesi için, belirtilerin en az iki farklı ortamda (örneğin evde, okulda, işte) gözlemlenmesi ve bu alanlardaki işlevselliği belirgin bir şekilde etkilemesi gerekiyor. Ancak, tanı almış bireyleri de yalnızca bu özellikleriyle tanımlamak ve etiketlemek de doğru bir yaklaşım değildir.

Müzisyen bir anne dikkat eksikliği ve hiperaktiviteyi şöyle tanımlamış: “Beyni sanki en yetenekli sanatçılarla dolu ama şefi olmayan bir orkestra gibi. Farklı müzisyenler sonuca önem vermeden kendi melodilerini çalıyorlar. Bir uyum yok, hiçbir melodi, canlı bir müzik parçasına dönüşemiyor.” Ama size güzel bir haberim var sevgili okurlar. Eğer çocuğunuzda belirtileri erken fark ederseniz, psikiyatri ve psikoterapiyle ilerlediğinizde çocuğunuz hem akademik başarıyı yakalayabilir hem de kendi iç dünyasını tanıyıp keşfederek daha mutlu bir yaşam sürebilir. Ve eğer bu yazıyı okuyan bir yetişkinseniz, bilmelisiniz ki bu sizin suçunuz değil. DEHB, nörogelişimsel bir durumdur. Yaşamınızı olumsuz etkileyen yönleri için ilaç tedavisi ile beraber terapi desteği alabilirsiniz. Fark edilmesi her zaman kolay olmayabilir, özellikle DEHB’ye anksiyete bozuklukları, duygu durum bozuklukları gibi ek durumların eşlik etmesi veya yüksek zeka düzeyi gibi özelliklerin, bu durumları yıllarca kompanse etmesiyle DEHB’nin gizlenmesine ve gözden kaçmasına yol açabilir.

DEHB, basit bir sorun değildir. Bugün bilgilere ulaşmak çok daha kolay. Kendinizde bu belirtilerin olup olmadığını fark etmek ve doğru destek kanallarına yönelmek için yalnız değilsiniz. Yetenekleriniz ve emekleriniz gölgede kalmasın, içsel potansiyelinizin melodilerini hep birlikte duyalım.
Devamını Oku
Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) Nedir?
DEHB, bireylerin dikkatlerini toplamakta zorlanmalarına, aşırı hareketlilik ve dürtüsellik gibi davranışlar sergilemelerine, sosyal ilişkilerde, akademik ve mesleki alanlarda işlev düşüklüğü yaşamalarına yol açan nörogelişimsel bir bozukluktur. DEHB belirtileri genellikle okul öncesi dönemde ortaya çıkmakla birlikte, bazı bireylerde tanı daha ileri yaşlarda konulabilir. Yetişkinlikte DEHB, çoğunlukla çocukluk döneminde gözden kaçan semptomların bir uzantısı olarak kendini gösterir. Ayrıca, travmatik beyin hasarı gibi nedenlere bağlı olarak bireylerde ikincil DEHB gelişme riskinden de söz edilebilir. 

DEHB Sebepleri Nelerdir?
DEHB bulunan bireylerde, bu durumu tetikleyen veya artıran çeşitli faktörler gözlemlenmiştir. Genetik geçiş (ebeveyn ya da kardeşte DEHB öyküsü), travmatik beyin hasarı, anne karnında veya erken dönemlerde çeşitli çevresel risklere maruz kalma, hamilelik döneminde sigara-alkol-madde kullanımının olması ve erken doğum gibi bulguların DEHB geliştirme riskini etkilediği bilinmektedir.

DEHB Belirtileri Nelerdir?
DEHB belirtilerini üç ana grupta toplayabiliriz:

1. Dikkat Eksikliği
  • Verilen görevleri tamamlama ya da takip etmede güçlük çekme, çabuk sıkılma ve başka bir şeye yönelme
  • Günlük aktiviteler dahil birçok alanda konsantre olmakta zorluk yaşama
  • Kolayca dikkatin dağılması (örneğin, küçük bir uyarana odaklanma)
  • Anlatılanları dinlemekte zorlanma
  • Organize olmakta zorlanma
  • Özellikle günlük işlerde unutkanlık, sıkça eşya kaybetme
2. Hiperaktivite
  • Yerinde duramama, sürekli hareket etme ihtiyacı
  • Aşırı konuşma
  • Sürekli aktif olma, otururken bile kıpırdanma
3. Dürtüsellik
  • Sıklıkla başkalarının sözünü kesme
  • Sırasını beklemekte zorlanma
  • Düşünmeden hareket etme eğilimi

DEHB Tedavisi
DEHB tedavisi bireysel ihtiyaçlara göre şekillenir ve ilaç tedavisi, davranışsal terapi, aile terapisi ve psikoeğitim, eğitimsel destekler olmak üzere farklı yaklaşımlar içerir.
DEHB ile yaşamak zorluklar içerebilir, ancak doğru tedavi ve destek ile bu bozuklukla başa çıkmak mümkündür. Erken teşhis ve tedavi, yaşam kalitesini artırabilir ve bireyin potansiyelini en üst düzeye çıkarmasına yardımcı olabilir. Eğer DEHB belirtileri gösteren bir çocuğunuz veya yakınınız varsa bir uzman psikologtan yardım almayı ihmal etmeyin.
Devamını Oku
Çocuk ve Ergen Bireylerde Sosyal Gelişim ve Akran İlişkisi
Her bireyin, yaşamın ilk yıllarında kurduğu akran ilişkileri farklılık göstermektedir. Ebeveynlerin çocuk yetiştirme ve iletişim biçimleri aile yapısını etkilemektedir. Bu yapıdan etkilenen çocuk, dolaylı da olsa akranlarıyla, kurulan aile yapısına göre iletişim kurmaya başlamaktadır. Akranlarıyla olan iletişim biçimi de, aile yapısını etkilemekte ve bu da bir döngüye sebebiyet vermektedir. 


OKUL ÖNCESİ DÖNEMDE AKRAN İLİŞKİLERİ 

Okul öncesi dönem, çocuğun bilişsel ve sosyal becerilerini şekillendiren bazı ögeler içermektedir. Bu ögeler, çocuğun akran ilişkilerinin de şekillenmesine de yardımcı olmaktadır. Örneğin konuşma becerisi, çocuğun kendini ifade etmesine yardımcı olacak ve akranlarıyla arasındaki iletişimi güçlendirecektir. Zaman içerisinde çocuk; akranlarıyla iş birliği kurarak sorun çözme becerisini ilerletecek ve olumlu sosyal davranışlar geliştirmeye başlayacaktır. 

Akranlarıyla arasında doğabilecek anlaşmazlıklara ilişkin saldırgan davranış gösteren çocuklar, dil gelişimi ile birlikte problem üzerine düşünme ve kendini ifade etme davranışı gösterecektir. 

Sosyal kabul ve yeterlilik, yaşamın ilk yıllarında şekillenmekte ve çocuğun akranlarıyla kurduğu iletişimin niteliğine göre değişim göstermektedir. Okul öncesi dönemde çocuğun hem bedensel ve zihinsel aktiviteleri hem de sosyal ve duygusal süreçleri gelişim göstermektedir. Gelişimin niteliği, akranlarıyla kurduğu ilişkiler üzerinde etkili olmaktadır. Çocuğun geliştireceği olumlu davranışlar ve olumlu akran ilişkileri, onun sosyal kabulünü ve yeterliliğini etkileyecektir. Bu alanda yaşanacak olan olumsuz deneyimler, çocuğun ileriki yaşamında karşılaşacağı problemler bakımından önem arz etmektedir. 

Akran seçimi, dört yaşından itibaren kendini göstermektedir. Akranlarıyla olumlu yönde iletişim kuran çocuklar, akran kabulü ile karşılaşırken; akranları ile iletişim kurmakta zorlanan, akran reddi ile karşı karşıya olan çocuklar, kendilerini yalnız hissetmektedirler. Yaşadıkları yalnızlık hissi, akranlarıyla olumlu yönde iletişim kurmalarını zorlaştırmaktadır.  

Çocuklar beş yaşından sonra ise gerçek ilişkiler kurmaya yatkınlık göstermektedirler. Akranlarıyla yaşadıkları çatışmaları çözmek için çaba sarf ederler ve bunun için farklı stratejiler geliştirmeye başlarlar. Altı yaşından sonra ise paylaşımların artması, dostluk bağının kuvvetlenmesi gibi olumlu sosyal davranışlar gelişirken, rekabet ve bununla birlikte doğan çatışmalar gibi olumsuz davranışlar da kendini göstermeye başlamaktadır. 

Çocuğun yaşı ilerledikçe, akran ilişkileri de gelişim göstermektedir. Bu gelişim, çocuğun sosyal davranışlarına olumlu olarak yansımaktadır. Oyun, bu konuda önemli bir zemin görevi görmektedir. Her yaş grubu farklı oyunları oynamayı içermektedir ve çocuğun gelişimi buna göre şekillenmektedir. Okul öncesi dönem, çocuğun akranlarıyla kurduğu ilişkinin temellerinin atılmasına ve temel becerilerde yeterlilik kazanmasında etkili olduğu bir dönem niteliği taşımaktadır. 

 
ERGENLİK DÖNEMİNDE AKRAN İLİŞKİLERİ 

İnsan, sosyal bir varlıktır ve toplum içerisinde bulunup yer edinmeye ihtiyaç duymaktadır. Ergen bireyler de sosyal ortam içerisinde var olmak ve kendilerini göstermek isterler. Bunu en çok arkadaş ortamlarında yaparlar ve yeteneklerini, güçlü ve zayıf yönlerini ortaya koyarak, kendi kimlik arayışıyla yüzleşmektedirler. Bu durum, ergen bireylerin yalnızlık hislerini azaltmada ve ergen bireylerin kendisi gibi yaşamı deneyimleyen başka bireylerle bir araya gelme ihtiyacını ortaya çıkarmaktadır.  

Ergenlik dönemi, akran ilişkilerinin arttığı ve gelişim gösterdiği bir dönemdir. Ergen bireyler, vakitlerinin çoğunda, ailelerinden çok, arkadaşlarıyla vakit geçirmekte ve ilişki kurmaktadırlar. Kişi, bu dönemde bağımsız bir birey olmanın arzusu içerisinde olmaktadır. Kimlik arayışında olan ergen birey, akranlarını gözlemleyerek onun düşünce ve davranışlarını rol model alma tutumunu göstermektedir. 

Akran grupları, bir bireyin olumlu ya da olumsuz tutum ve davranışlar geliştirmesinde önemli bir rol oynamaktadır. Ergen bireylerin bir gruba dahil olma isteği, onu olumsuz tutumlara itebilir ve aykırı davranışlara yöneltebilir. Bireyin bu davranışları içselleştirmesi sonucu ortaya benzer olumsuz tutum ve davranışlar çıkmaktadır. 

Ergen bireyler, her hareketlerinin sorgulanmadığı, yargılanmadıkları ve anlaşıldıkları akran gruplarını tercih etmektedirler. Ergen birey, bu şekilde yaşam sorunlarıyla yüzleşmekte ve başa çıkma yöntemleri geliştirmektedir. 

Aynı düşüncelere sahip ergenler birbirlerini, beklentileri ve davranışları hakkında ikna ederler. Bu durum olumlu olabileceği gibi olumsuz tutum ve davranışlara da yol açabilmektedir. Ebeveynle arasındaki ilişkiye mesafe koymak, iletişim kurmamak gibi durumlar yaşanabilmektedir. 


Araştırmada elde edilen sonuçlar dikkate alındığında;
  • Ebeveynlerin ergenlik dönemi hakkında bilgi sahibi olması önem arz etmektedir.   
  • Ergen birey, akranlarıyla fazla vakit geçirmeye başladığında, bu durum ebeveynleri kaygı içerisinde bırakmamalıdır.  
  • Ebeveynler, çocuklarının içerisinde bulundukları akran gruplarını ve ilişki biçimlerini dikkate alıp, çocuklarıyla aktif rol alabilmelidir. 
  • Olumlu akran ilişkisi desteklenmeli, olumsuz akran ilişkisi ise onarıcı bir tutumla işlenmelidir. 

Ergen bireyle iletişimi güçlendirmek adına ebeveyn, bireyin bulunduğu konumu iyice anlamalı ve neden kendisiyle iletişim kurmadığı yönünde araştırmalar yapmalıdır. Akranlarına onu yakınlaştıranın ne olduğu iyice anlaşılmalı ve olumsuz tutum ve davranışlar incelenmelidir. Ebeveynin etkin dinleme yapması, ergen bireyi yargılamaması ve anlayışlı olması önem arz etmektedir. Gereken durumlarda psikolog aracılığı ile yardım ve destek almak sürecin daha sağlıklı ilerlemesini sağlayabilmektedir. 



KAYNAKLAR 

Köse N., Ergenlerde Akran İlişkilerinin Mutluluk Düzeyine Etkisi, Elazığ Kaya Fen Lisesi, Ebed İnönü Üniversitesi Eğitim Bilimleri Enstitü Dergisi Cilt:2 Sayı:4, 2015 

Gülay H., Okul Öncesi Dönemde Akran İlişkileri Peer Relationships in Preschool Years, Balıkesir Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi Cilt 12 Sayı 22 ss.82-93, 2009 

 
Devamını Oku
Oyun Terapisi ve Duyu Bütünleme: Çocuklar İçin Eğlenceli Yaklaşımlar
Çocuklar için oyun, sadece eğlenceli bir aktivite değil, aynı zamanda gelişimlerinin temel yapı taşlarından biridir. Duyu bütünleme, bireyin çevresinden gelen duyusal bilgileri anlamlı bir şekilde işleyip yanıt verebilme yetisidir. Bu süreç, çocuğun motor becerilerinden sosyal ve duygusal gelişimine kadar pek çok alanda kritik bir rol oynar. Duyu bütünleme bozukluğu olan çocuklar, bu bilgileri etkili bir şekilde işleyemedikleri için günlük yaşam aktivitelerinde zorlanabilirler. Oyun terapisi, bu çocuklara yardımcı olabilecek en etkili yöntemlerden biridir.

Duyu Bütünleme ve Oyun Terapisinin Bağlantısı

Oyun terapisi, çocukların kendilerini ifade etmelerini, stresle başa çıkmalarını ve duyusal girdilere uyum sağlamalarını destekleyen yapılandırılmış bir yaklaşımdır. Jean Ayres’in geliştirdiği duyu bütünleme teorisine göre, çocukların duyusal bilgiyi organize edebilmesi için hareket ve oyun temelli aktiviteler kritik önem taşır. Oyun terapisi, bu süreci doğal ve eğlenceli hale getirerek çocukların öğrenmesini ve gelişimini destekler.

Oyun Terapisinin Duyu Bütünlemeye Katkıları

1. Duyusal Girdileri Düzenler: Farklı oyun türleri, çocukların görsel, işitsel, dokunsal, vestibüler (denge) ve proprioseptif (vücut farkındalığı) duyularını entegre etmelerine yardımcı olur.
2. Motor Becerileri Güçlendirir: Denge tahtaları, salıncaklar veya tırmanma aktiviteleri gibi oyunlar, çocukların kaba ve ince motor becerilerini destekler.
3. Duygusal Regülasyonu Destekler: Stresli veya aşırı uyarılmış çocuklar için oyun terapisi, kendilerini güvende hissederek rahatlamalarını sağlar.
4. Sosyal Becerileri Geliştirir: Grup oyunları, sıra bekleme, paylaşma ve iş birliği gibi sosyal becerilerin gelişimini teşvik eder.

Ebeveynler İçin Evde Uygulanabilecek Eğlenceli Oyunlar

1. Hareketli Oyunlar: Denge tahtası, yoga pozisyonları veya engelli parkurlar oluşturmak, vestibüler ve proprioseptif sistemi destekler.
2. Dokunsal Oyunlar: Kinetik kum, oyun hamuru veya pirinç havuzu gibi materyaller, çocukların dokunsal duyularını geliştirir.
3. Salıncak Kullanımı: Salıncaklar, çocukların sakinleşmesini ve vücut farkındalığını artırmasını sağlayan mükemmel bir duyusal araçtır.
4. Suyun Gücü: Küvette oyun oynamak veya su masalarında suyla oynamak, hem rahatlatıcı hem de duyusal bütünlemeyi destekleyici bir aktivitedir.
5. Müzikle Hareket: Müzikle dans etmek veya ritmik hareketler yapmak, işitsel duyunun entegrasyonuna yardımcı olur.

Ne Zaman Bir Uzmandan Destek Almalısınız?

Eğer çocuğunuz;
- Günlük yaşamda dokunma, ses veya hareket gibi duyusal uyarıcılara aşırı veya az tepki veriyorsa,
- Hareket koordinasyonu zayıfsa ve sık sık düşme veya çarpma gibi problemler yaşıyorsa,
- Konsantrasyon ve dikkat süresi belirgin şekilde düşükse,
- Sosyal etkileşimlerde zorlanıyorsa,

oyun terapisi ve duyu bütünleme terapisi konusunda bir uzmana danışmanız faydalı olabilir.

Sonuç

Oyun terapisi, çocukların duyusal süreçlerini düzenleyerek gelişimlerini destekleyen güçlü bir araçtır. Ebeveynler olarak, çocuğunuzun ihtiyaçlarına uygun oyunları günlük rutininize dahil ederek, onun duyusal deneyimlerini zenginleştirebilir ve daha sağlıklı bir gelişim süreci geçirmesine yardımcı olabilirsiniz. Eğer çocuğunuzun duyusal entegrasyon sürecinde ciddi zorluklar yaşadığını düşünüyorsanız, bir duyu bütünleme terapistine başvurmanız faydalı olacaktır.
Devamını Oku
Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğunda Tedavi Süreci
DikkatEksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) kişinin potansiyelini açığa çıkarmasınızorlaştıran, akademik başarısını/dikkat süresini azaltan ve dolayısıyla sosyalilişkilerini de olumsuz etkileme potansiyeline sahip bir patolojidir. Tedaviedilmediği durumlarda kişinin yetişkinlik dönemlerinde bağımlılık geliştirme,sosyal ilişkileri sürdürmede zorlanma, özgüven problemleri,kazalara/yaralanmaya maruz kalma, eşlik eden psikiyatrik bozukluklarla baş etmeveya akran ilişkilerinde sorunlar yaşama gibi risklerle karşılaşma oranıartmaktadır. Bu nedenle tedavi süreci kişinin hayatının işlevselliğiniarttırmak adına oldukça önemlidir. Peki tedavisinin planlanması sürecinde nelerönemli yer almaktadır.

Tedavisürecinde kullanılan yöntemler nelerdir? Nelere dikkat edilmelidir?
  • Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğunda erken tanı oldukça önemlidir. Tedavi içinaltın dönem olarak bilinen dönem okul öncesi veya okulun ilk yıllarıdır. Erkenyaşta tanı konulup tedavi sürecine başladığı durumlarda iyileşme oranı oldukçayüksektir. (Not: Elbette bu durum ilerleyen yaşlarda konulan tanıların aslaiyileşme göstermediği anlamına gelmemektedir. Erken tanı durumlarında yalnızcasüreç daha hızlı ilerlemekte ve semptomların azalma oranının daha fazla olduğubilinmektedir.)
  • Beyindeki kimyasal dengesizliklerden kaynaklanan nöropsikolojik bir bozukluk olan DEHB’iniyileşme sürecinin en önemli basamağı ilaç tedavisidir. Yapılan birçok bilimselaraştırma göstermektedir ki beyindeki dopamin ve nöropinefrin gibinöroadrenalinlerin salınımı ve miktarı DEHB ile ilişkilidir. Bu enzimlerinmiktarlarının dengelenebilmesi adına psikiyatrist eşliğinde reçete edilmesi vetakibinin yapılması oldukça önemlidir.
  • Ebeveyn desteği özellikle çocukluk döneminde görülen DEHB için oldukça önemlidir.Ebeveynin eleştirel/suçlayıcı/uyarıcı şekilde davranmayıp bunun geçici vetedavi edilebilir bir süreç olduğunu bilmesi önemlidir. Bu süreç iyileşmebaşlayana kadar sabır gerektiren bir süreçtir.
  • Ebeveynlerin bu süreçte DEHB’nu ciddiye alması önemlidir. Rakibi ciddiye alıp iyileşmeüzerine çaba sarf etmek sürecin en önemli parçalarındandır.
  • Çocuklara baş etme sürecinde destek olmaya çalışırken nasihat odaklı olmamak çokönemlidir. DEHB olan bir çocuk için nasihat dinlemek hem zor hem de kaygıvericidir. Çoğu zaman bu çocuklar bilişsel bir sorunları olmadığı için neyapması gerektiğini halihazırda biliyor fakat yalnızca davranışlarını kontroledemiyorlardır. Ebeveynleri tarafından sürekli yapması gerekenlerin söylenmesionları yalnızca daha kusurlu, suçlu ve kaygılı hissettirecektir.
  • Bol bol spor ve aktiviteye yönlendirin. Hiperaktivite ihtiyacının sağlıklıalternatiflere yönlendirmesi kişinin hem psikolojik gelişimi ve özgüveni hem dedikkatini yönlendirmeyi öğrenebilmesi adına oldukça önemlidir.
  • DEHB multidisipliner anlamda ele alınması gereken bir bozukluktur. Bu nedenle okulile iş birliği içinde olmak ve süreç/patoloji hakkında eğitimcilerin bilgisahibi olduğundan emin olmak tedavi sürecinin önemli bir parçasıdır. Çocuğunokulda zorlandığı kısımlarda bunun yetersizlik/başarısızlık ileilişkilendirilmeden destekleneceğinden emin olunan eğitmenler ile süreciilerletmek ve sınıf içinde öğrenme ortamını DEHB’li öğrenciye uygun halegetirmek adına okul ile iş birliği içinde olmak gerekmetedir.
  • DEHB’in en zorlayıcı olduğu zamanlar yaşamsal dengenin sağlanamadığı anladır. Düzeniuyku, sağlıklı beslenme, egzersiz, iyilik halini destekleyici aktivitelereyönelme (Örneğin sanat aktiviteleri) ve stres yönetimini destekleyiciçalışmalar yapma (Öğrneğin yoga ve meditasyon) gibi yaşam tarzı değişiklikleribeyinde salgılanan enzimleri dengeleyeceği için doğal birer iyileştiricidir.DEHB yaşayan kişilerin dengeli yaşam sürmesi bu açıdan oldukça önemlidir.
  • DEHB tanısı almış birçok kişi yaşadığı zorlanma veya etiketlenmelerden dolayı birçokpsikolojik belirti ile de baş etmek zorunda kalmaktadır. Stres yönetimindezorlanma, karamsarlık, düşük benlik saygısı, kaygı bozuklukları, depresyon veyasosyal ilişkilerde zorlanmalar bunlardan başlıcasıdır. Bu gibi belirtileringörüldüğü durumlarda kişinin psikoterapi alması öz düzenleme becerilerinigeliştirme, problem çözme becerilerini arttırma ve dürtüsel davranışlarınıalternatif yollara yönlendirmeyi öğrenme adına çok kıymetlidir.
Devamını Oku
Ensest Mitleri
Zor Bir Ailede Büyümek kitabından derlediğimiz toksik anne babalar serisinden Ensest Mitleri ile ilgili bölümü sizlere sunuyoruz:

Ensest hakkında halkı bilinçlendirme çalışmalarına ilk başladığımda ciddi bir dirençle karşılaştım. O kadar çirkin ve tiksindirici bir konuydu ki insanlar varlığını bile kabul etmek istemiyorlardı.Son on yıldır birçok kanıt ve bulgu ışığında hakkında konuşması zor olsa da artık tahammül edilir bir konu haline geldi.Bir yandan da ensesti tam olarak anlamamıza engel olan ensest efsanesi var. Halkın ağızdan ağıza paylaştıkları bilgiler doğrultusunda ensest hakkında birçokbilgi yalan yanlış bir şekilde hafızalarımıza kazınmış adeta ...

Mit: Ensest çok nadir gerçekleşen bir olaydır.
Gerçek: Amerikan Sağlık Bakanlığı ndan elde edilen bilgiler on sekiz yaşın altındaki her on çocuktan birinin güvendiği bir aile ferdi tarafından cinsel istismara uğradığı doğrultusunda.Daha öncesinde ensestin her yüzbin aileden birinin başına geldiği düşünülüyordu.

Mit: Ensest sadece yoksul ve eğitimsiz ailelelerde yada kırsal kesimde vardır.
Gerçek: Ensest acımasızca demokratik bir konsept.Her türlü sosyo ekonomik düzeyde var olabilir.

Mit: Ensesti yapan saldırganlar sosyal ve cinsel sapıklardır.
Gerçek: Tipik bir ensest saldırganı yoktur herkes olabilir.Belirgin bir profilleri yoktur.Hatta çevresinin saygısını kazanmış yetişkin dindar dışarıdan normal görünen kadın ve erkekler de birer ensest saldırganı olabilirler.Profesyonel hayatım boyunca birçok ensest saldırganıyla tanıştım.Aralarında polisler öğretmeneler iş dünyası liderleri sosyal sorumluluk önderleri tuğla ustaları doktorlar alkolikler ve din adamları da vardı.Bir ensest saldırganının profilini ancak psikolojik ögeler belirler. Sosyal kültürel ırksal yada ekonomik özellikler değil.

Mit: Ensest fiziksel mahrumiyetten doğan fiziksel bir reaksiyondur.
Gerçek: Çocujlara cinsel istismar uygulayan saldırganların çoğunun oldukça aktif cinsel hayatları vardır gerek evlilik içi gerek evlilik dışı.Çocuklara yönelmelerinin ana nedeni güç ve kontrol duygularınıtatmin etmek yada sadece çocukların verebildiği karşılıksız sevgiyi elde etmeye çalışmaktır.Saldırganlar bu istek ve arzularını cinsel yolla ifade ediyorsa nedeni cinsel mahrumiyet değildir.

Mit: Çocuklar özellikle de genç kızlar tahrik ederler .Cinsel tacize uğradıkların da onlar da bir parça suçludur.
Gerçek: Çocuklar kendilerine yakın hissettikleri kişilerle tamamen masum bir şekilde duygularını paylaşabilirler.Burada ortamı kontrol altına alma ve itkilerine yenilmeme görevi yüzde yüz yetişkinindir.

Mit: Çocuklar daha çok tanıdıkları değil tanımadıkları kişiler tarafından cinsel istismara uğrarlar.
Gerçek:  Çocukların maruz kaldığı cinsel suçların çoğunluğu ailnin güvenilir fertlerinden biri tarafından işlenmektedir.

Zor Bir Ailede Büyümek – Susan Forward &Craig Buck
Devamını Oku
Her Durumda Yetişkince Davranmak
Çocuğumuza kendini dentleyemediği için sitem mi ediyoruz? Ona soğuk kanlılığın ne demek olduğunu gösterelim! Bazıları kontrolün elinde olduğunu hissetmek için ceza verir. Ancak bu gücünü göstermek değil, karşımızdakinin gücünü elinden almaktır. Çocuğu karşımıza alarak durumu değiştirmek daha zordur. Gerilim anlarındaki davranışlarımız tepkiden başka bir şey değildir. Çocuklarımızın yanında daima düşünüp taşınarak hareket etmek elbette ütopik düşüncedir. Yine de sıkıntılı durum tekrara ettiğinde çocuğumuz istenmeyen bir davranışta ısrarcı olduğunda bir çatışmanın içinden çıkamadığımızda eyleme geçmeden önce bir müddet düşünmek hepimizin yararına olur.

Çocuğumuzla mutlu bir anımızı düşünmek gibi basit bir imajinasyon beynimizi oksitosin ve dopaminle doldurur. Bu hormonlar amigdala ve hipokampüs bölgesini rahatlatır. Böylece savunma mekanizmaları devre dışı kalır ve kontrolümüzü yeniden kazanıp duruma akılcı yaklaşabiliriz bu da eğitici bir davranış biçimi seçmemizi sağlar.

Ne oldu da bu olay bize bu kadar dokundu ?

Önce mevcut duruma bakalım: Kendimizi güçsüz hüsrana uğramış haksızlığa uğramış gibi mi hissediyoruz? Bu duyguyu o an mı yaşıyoruz yoksa bunun dışında da mı stresliyiz?

Gösterdiğimiz tepkinin yoğunluğunu izah edecek hiçbir şey bulamıyorsak bunu geçmişimizde aramalıyız: Bu durum bize neyi hatırlatıyor? Böyle bir durumda kendi ebeveynlerimiz nasıl davranırdı? Ne hissediyorum? Bu duyguyu yaşamamızı bu kadar zor kılan nedir? Ortaya hangi anılar çıkıyor?

İçimizdeki çocuğu iyileştirelim. Duygularını dinleyelim ona şefkat gösterip ihtiyaç duyduğu sevgiyi verelim. Bu aşamadan sonra geçmişi geçmişte bırakıp bugünü yeni bir gözle değerlendirelim ...

Sabrımı Zorluyorsun-İsabella Filliozat

Devamını Oku
Toksik Anne Babalar Kimlerdir
TOKSİK   ANNE BABALAR KİMLERDİR ?

Yetersiz anne-babalar: Sürekli olarak kendi problemlerine odaklanıp çocuklarını kendilerine bakan küçük anne-babalara dönüştürürler.

Kontrolcüler: Çocukların hayatlarına manipülasyon yoluyla suçluluk duygusu yaratarak ve yardım amaçlı da olsa çok fazla komuşarak yön verenler

Alkolikler: Gerçeklerden kaçan düzensiz ruh durumlarıyla boğuşup ezilen bağımlılıkları yüzünden anne-babalık  görevlerini yerine getirmeyenler.

Sözel tacizciler: Çocuklarını sözleriyle döven ;alaylı iğneleyici ve küçümser yorumlar yapan onları devamlı aşağılayarak demoralize eden ve özgüvenlerini çalanlar.

Fiziksel Tacizciler: İçlerindeki derin öfkeyi kontrol edemeyerek kendi davranışlarından çocuklarını sorumlu tutanlar onları suçlayanlar.

Cinsel Tacizciler: Ahlaksızca cinsel tacizde bulunarak çocukların benlik algılarını alt üst edip bu şekilde onlara en büyük zararı verenler.

ÇOCUKLUĞUNUZDA BAŞINIZDAN GEÇENLERDEN SİZ SORUMLU DEĞİLSİNİZ AMA GELECEĞİNİZ İÇİN ŞİMDİ BİRŞEYLER YAPABİLİRSİNİZ !
 
Zor Bir Ailede Büyümek /Susan Forward-Craig Buck
Devamını Oku
Senin İyiliğin İçin
Kontrolcü bir ebeveynle yetişkin çocuğu arasındaki hayali bir konuşmaya kulak misafiri olalım.Böyle bir sohbetin gerçekleşmeyeceğini size garanti edebilirim.Halbuki bu anne ve çocuk gerçek duygu ve düşüncelerini açıkça ifade edebilselerdi birbirlerine şunları söylerlerdi:

Çocuk: Neden böyle davranıyorsun ? Hiçbir yaptığımı beğenmiyorsun. Bana olgun biriymişim gibidavranmayacak mısın hiç ? Doktor olmazsam babam için bir şey fark etmez ki ? Kiminle evlendiğim senin için neden bu kadar önemli ? Beni ne zaman rahat bırakacaksın ? Neden sanki her kararımı sana acı çektirmek için veriyormuşum gibi davranıyorsun ?

Kontrolcü ebeveyn (Anne veya baba ): Benden uzaklaştığın zaman hissettiğim acıyı sana anlatamam.Bana ihtiyaç duymana ihtiyacım var.Seni kaybedebileceğim düşüncesine dayanamam. Sen benim hayatımsın. Hayatında korkunç yanlışlar yapmandan korkuyorum. Sen acı çekersen ben paramparça olurum. Bir anne-baba olarak başarısız olmaktansa ölmeyi tercih ederim.

Aslında kontrol kelimesi kötü bir kelime olmak zorunda değil. Bir anne üç yaşındaki çocuğunun caddeye atlamasını önlemek için elinden tutuyorsa o anneye kontrolcü değil tedbirli anne deriz. Çocuğunun korunma ihtiyacından yola çıkarak gerçekçi bir şekilde ona yol gösteriyor rehberlik ediyor.

Yerinde kontrol 10 yıl sonra çocuk karşıdan karşıya geçmeyi öğrendikten sonra da anne hala elinden tutuyorsa o zaman fazla gereksiz kontrol haline dönüşür. Anne – babaları tarafından denemeye araştırmaya yönetmeye gözlemleyip taklit etmeye denerken yanılmaya ve bu yolla öğrenmeye teşvik edilmeyen çocuklar çoğunlukla kendilerini çaresiz ve yetersiz hissederler.

Evhamlı anne babaların yetiştirdiği çocuklar evhamlı ürkek bireyler olup endişe dolu hayatlarını sürdürürler. Bu yüzden de anne babaları hayatlarını yönetmeye her işlerine karışmaya devam ederler. İhtiyaç duyulmama korkusu kontrolcü anne babaların çocuklarının acizliğini teşvik etmelerine yol açar. Çocukları büyüyüp evden ayrılınca hissedecekleri kaybın önüne geçmeye çalışırlar. 

Kontrolcü anne babaların kimlikleri anne babalık görevleriyle öyle özdeşleşmiştir ki çocuklarının bağımsızlıklarını kazanmalarını bir ihanet terk edilme olarak nitelendirirler. Kontrolcü anne babanın davranışlarını sinsi kılan unsur hareketlerinin dışardan ilgilenme olarak görünebilmesidir. Senin iyiliğin için Senin için yaptım Seni çok sevdiğim için tanımlamaları aslında hep aynı şeyi ifadec ediyor: Seni kaybetmekten korktuğum için bunu yapıyorum ve bu yüzden acı çekmene bile razıyım.
Devamını Oku
Özgül Öğrenme Güçlüğü Nedir? Erken Tanı ve Müdahale Neden Önemlidir?
Özgül Öğrenme Güçlüğü nedir? Erken tanı ve müdahale neden önemlidir?
Özgül öğrenme bozukluğukişinin almış olduğu eğitime rağmen okuma, yazma ve/veya sayısal becerilerdebeklenenin altında olmasıyla tanımlanmaktadır. Doğum ile başlayan, beynin bazıbölgelerindeki fonksiyonel bozukluklardan kaynaklı gelişimsel bir sorundur.İşitme, görme veya zeka ile bağlantılı olmayan öğrenme zorlukları özgül öğrenme bozukluğu olarak ifade edilmektedir.

Bu tanıya sahip çocuklar genellikle akademik olarak akranlarından daha geride kalarak öğrendiği bilgiyi zihninde organize etme, algılama, bellekte tutma veya yerigelince bilgili işlevsel olarak kullanma hususunda zorlanmalar yaşarlar. Genellikleakademik eğitim sürecinin başlangıcı olan ilkokula başlama ile öğrenmede güçlük yaşandığı fark edilmekte ve tanılanmaktadır. Öğrenme güçlüğü ile baş etmeye çalışan çocuklar okula gitmede isteksizlik, keyifsizlik, arkadaşlık ilişkileri sürdürmede zorlanma, ders yapmak için masaya oturmakta isteksizlik yaşayarakilk belirtilerini göstermektedir.

Öğrenme Güçlüğü alt tiplerinelerdir?
  1. Disleksi: Okuma, konuşma ve okuduğunu anlama bozukluğu
  2. Disgrafi: Yazılı anlatım ya da şekilleri kopyaetmede zorluk
  3. Diskalkuli: Sayısal beceriler ve dört işlemyapmada zorlanma
Erken dönem (okul öncesiyaşlarda) görülebilen belirtileri nelerdir?
  • Renk, sayı,önce-sonra, ön-arka kavramlarını ayırt etmekte zorluk
  • Şekillerinbenzerlik ve farklılıklarını karıştırma
  • Desenleri yada nesneleri sınıflandırmakta, gruplandırmakta zorlanma
  • Dil gelişimindegecikme, kelimeleri doğru telafuz edememe, konuşurken harf atlamaları
  • Düğmeilikleme, ayakkabı bağlama, makas kullanma gibi el-göz koordinasyonu gerektirenbecerilerde zorlanma
  • Çizilenherhangi bir şekli kopya etmekte sıkıntılar
  • İp atlama,bisiklete binme gibi koordinasyon kurmakta güçlük
  • Sözelkomutları karıştırma, kuralları anlamakta zorluk
İlkokul dönemibelirtileri nelerdir?
  • Düzensiz elyazısı veya oldukça yavaş yazma
  • Belliharfleri veya kelimeleri eksik, fazla, yanlış ya da ters yazma
  • Yinelenen yazımkuralları hataları (noktalama işaretlerini yanlış kullanma, küçük-büyük harfyazmada hata)
  • Toplama,çıkartma vb aritmetik sembolleri kavramakta güçlük, dört işlem yapmaktabelirgin zorlanmalar
  • Kelimeler arasıboşluk bırakmama ya da hatalı yerlerde boşluk bırakma
  • Saatkavramını öğrenmede zorluk
  • Yer- yönbecerilerinde sıkıntılar
  • Gün, ay, yılveya bir öykünün başı/sonu gibi zamansal sıralamaları karıştırma
  • Sık eşyakaybetme, düzen sağlamakta zorlanma, aşırı dağınıklık gibi organize olmadagüçlükler
  • Dikkat ve konsantrasyonsorunları
Erken tanı özgül öğrenme güçlüğünde neden önemlidir?
Özellikle okulöncesi dönemlerde fark edilme ihtimali düşük olsa da tanının belirlendiği veuygun eğitim programının tasarlandığı durumlarda öğrenme güçlüğü ile tanılanmaolasılıklarının büyük oranda düştüğü görülmektedir. Okul öncesi yaşlarda farkedilmesi ve her çocuğun gelişimsel ihtiyaçlarına göre planlanan ince motor,kaba motor, dikkat, sosyal becerileri gibi alanların desteklendiği özel eğitimprogramları ile okul yazarlık becerilerine hazırlanması ve akademik anlamdatemel oluşturulması mümkündür. Bu durum çocuğun ilkokul çağlarında zorlanma ihtimaliniazaltacak ve tanı alma olasılığını azaltacaktır.

Elbette bu süreçokul öncesi dönemde fark edilmemesi durumunda asla iyileştirilemez demekdeğildir. Bahsedilen belirtilerin fark edilmesi durumunda ivedilikle değerlendirmelerinyapılması adına bir psikoloğa ya da çocuk psikiyatristine başvurulmalıdır.
Devamını Oku
Çocuğum Yemek Yemiyor
Çocukların sağlıklı bir şekilde büyüyebilmesi için dengeli ve yeterli beslenmeleri oldukça önemlidir. Ancak birçok ebeveyn, çocuklarının yemek yeme alışkanlıklarıyla ilgili zorluklar yaşayabilir. Bu blog yazısında, çocuklarda yaygın olarak görülen yemek yeme sorunlarını, nedenlerini ve bu sorunlarla başa çıkmanın yollarını ele alacağız.

Yemek Yeme Sorunları Nelerdir?

1. İştahsızlık: Bazı çocuklar, yemek yemeye karşı isteksizlik gösterir. Bu durum, ruh haline, fiziksel sağlığa veya çevresel faktörlere bağlı olabilir.

2. Seçici Yeme: Bazı çocuklar, belirli yiyecekleri reddederken, yalnızca belirli tatlara veya renklerine odaklanır. Bu, genellikle gelişim dönemlerinde sık görülen bir davranıştır.

3. Aşırı Yemek Yeme: Bazı çocuklar, doygunluk hissini anlamakta zorlanabilir ve bu nedenle fazla yemek yiyebilir. Bu durum, uzun vadede obezite riskini artırabilir.

4. Yemek İsyanı: Çocuklar bazen yemek yemeyi reddederek, ebeveynleriyle bir tür güç mücadelesine girebilirler. Bu durum, yemeğin bir otorite aracı haline gelmesiyle ilişkilidir.

Nedenleri:

1. Gelişimsel Faktörler

Çocuklar büyüdükçe tat algıları değişebilir. Küçük yaşlarda çocuklar yeni tatlara ve dokulara karşı duyarlı olabilirler. Bu, onların belirli yiyecekleri reddetmelerine yol açabilir.

2. Psikolojik Etkenler

Stres, kaygı veya depresyon gibi duygusal durumlar, çocukların yemek yeme alışkanlıklarını etkileyebilir. Özellikle aile içindeki çatışmalar veya değişiklikler bu durumu tetikleyebilir.

3. Çevresel Faktörler

Ebeveynlerin yemek yeme alışkanlıkları, çocukların da bu alışkanlıkları benimsemesine yol açabilir. Ayrıca, sosyal medyada veya televizyon programlarında görülen yanlış beslenme alışkanlıkları da etken olabilir.

Çözüm Önerileri

1. Olumlu Bir Yemek Ortamı Yaratın

Aile yemekleri, çocukların yemek yemeye yönelik tutumlarını olumlu yönde etkileyebilir. Yemek saatlerini bir araya gelme ve sohbet etme fırsatı olarak değerlendirin. Bu, çocukların yemekle olan ilişkilerini güçlendirebilir.

2. Yeni Tatlar Deneyin

Çocuklar yeni tatlara alışkın olmadıklarında direncini artırabilirler. Farklı yiyecekleri eğlenceli bir şekilde tanıtmak, onları denemeye teşvik edebilir. Örneğin, yiyecekleri eğlenceli bir şekilde sunmak veya birlikte pişirmek bu süreçte yardımcı olabilir.

3. Sabırlı Olun

Çocukların yeme alışkanlıklarını değiştirmek zaman alabilir. Sabırlı olmak ve onlara baskı yapmamak, olumlu sonuçlar elde etmenizi sağlayabilir. Çocuklar, kendilerini zorlamadan yeni yiyecekleri denemeye daha istekli olabilirler.

4. Profesyonel Destek Alın

Eğer yemek yeme sorunları devam ediyorsa, bir çocuk beslenme uzmanından veya pediatristten yardım almak faydalı olabilir. Uzmanlar, çocuğunuzun ihtiyaçlarına uygun stratejiler geliştirebilir.

Sonuç olarak çocuklarda yemek yeme sorunları, ebeveynler için zorlu bir süreç olabilir. Ancak, olumlu bir tutum, sabır ve doğru stratejilerle bu sorunların üstesinden gelmek mümkündür. Unutmayın, her çocuğun farklı olduğunu ve sabırla yaklaşmanın önemli olduğunu göz önünde bulundurun. Sağlıklı beslenme alışkanlıkları kazandırmak, onların gelecekteki sağlıkları için büyük önem taşır.
Devamını Oku
Boşanmanın Çocuklar Üzerine Etkisi
Şüphesiz  her çocuk fiziksel, sosyal ve psikolojik gelişimini en güzel şekilde anne babasının yanında tamamlar.  Çocuk hem annenin hem de babanın ilgisine  sevgisine ve şefkatine muhtaç bir varlıktır. Dünyaya ilk gözlerini açtığında yanı başında anne ve babasını görür. Onlarla bir dünya kurar. Kurduğu dünya güven duygusuyla hareket eder ve güvenli bağlanma oluşur. 

Fakat ne yazık ki günümüzde çeşitli sebeplerden dolayı boşanmaların artmasıyla, çocuklar bir çok olumsuz durumla karşılaşmaktadır. Yapılan araştırmalara göre ebeveyni ayrılmış çocukların, ebeveyni birlikte olan çocuklara göre daha fazla psikolojik sorun yaşadığı kanıtlanmıştır. Aynı zamanda erken çocukluk döneminde anne babasının boşanma sürecine tanıklık eden çocukların, yetişkinlik  dönemlerinde de bir çok olumsuz davranışlar sergilediği ve problemler  yaşadığı kaçınılmazdır. Şu bir gerçektir ki boşanma sadece çiftler arasında değildir. Ayrılmanın yükünü en çok çocuklar çekmektedir. Bu zamana kadar en güvendiği iki kişiye eskisi kadar yakın olamayacak  ve kurduğu dünyası bölünecektir. Boşanma çocuk açısından en büyük travmalardan biridir. Ayrılık öncesinde veya ayrılma sürecinde sürekli çatışan, birbirini suçlayan ve yargılayan anne baba tutumu çocuğu depresyona iten bir sebeptir. Bununla birlikte çocuk kendini suçlu da hissedebilir. Yani kendisi yüzünden anlaşamadıklarını, onlara yük olduğunu ve kendisinin varlığı yüzünden boşandıklarını zanneder. Bu sebepten  aileler boşanma öncesinde ve sonrasında ki süreçte aralarındaki sorunları çocuklarına asla yansıtmamalıdır. Çünkü çocuk küçük dahi olsa etrafında olup biteni anlayabilecek bir duygusal belleğe sahiptir. Bazen söz diliyle anlatamadığını farklı şekillerde dışarı yansıtırlar. Bu durum tırnak yeme, altını ıslatma, evden veya okuldan kaçma, çalma davranışı ve ya sık sık hastalanma gibi psikosomatik hastalıklardır. Ayrıca öfke , kaygı,  şok, mutsuzluk, davranış sorunları, yaşam kalitesinde bozulma veya bağlanma problemleri diğer olumsuz etkileridir.

Bu dönemin en az zararla atlatabilmesi için anne babanın dikkat etmesi gereken önemli hususlar vardır. 

Anne baba ayrılma sürecini anlatırken çok açık ve net bir dil kullanmalıdır. Çocuğa durum kendi ağızlarından anlatılmalı ve anlayışlı olunmalıdır. En önemlisi boşanma asla saklanılacak bir durum değildir. Problemlere maruz kalmaması açısından olup biteni anlatmamak çözüm değildir. Çocuğun olup biteni doğru anlaması için olayları olduğu gibi aktarmak faydalı olacaktır.  

Boşanma sonrasında en çok yaşanan sorunlardan biri anne babanın çocuğunu kendi tarafına çekme çabasıdır. Bu nedenle çocuğunun her dediğini yapma, istediğini alma gibi bir ihmalle hareket etmeleridir. Koyulmayan sınırlar ve disiplin eksikliği çocuğun ileriki sosyal yaşamda adapte olmada zorluk ve sınır koyamama gibi problemlerle karşılaşmasına sebep olur. 

Şu unutulmamalıdır ki anne baba karı koca olarak birbirinden ayrılır. Romantik ilişkileri biter. Fakat ne annelik görevi ne de babalık görevi bitmektedir. Kendi yanlarına çekme yarışı çocuk açısından oldukça yaralayıcıdır.

Ebeveynlerin “biz ayrılıyoruz ama senin anne ve baban olmaya devam edeceğiz. Senin iyiliğin için elimizden gelen her şeyi yapacağız.” mesajını vermeleri gerekir. Çocukluk dönemi kişilik oluşumunda en kritik dönemdir. Boşanma sürecini sağlıklı geçirmesi için aileler son derece özenli hareket etmelidir.
Devamını Oku
Bebeğimin Güvenli Bağlanmasına Nasıl Yardımcı Olabilirim?
Bebeklerin sağlıklı bağlanmalarının en önemli koşulu en az bir kişiyle sürekli ve öngörülebilir bir ilişki sürdürmeleridir. Bu ilk sevgi ilişkisi bebeğin ilerideki bütün ilişkilerinin temelini oluşturacaktır. Bebeğe her gün başka biri bakarsa ileride bir yetişkin olarak dengeli ve güvenli ilişkiler kurması çok zor olur. Bebekliklerinde ve erken çocukluk dönemlerinde bir koruyucu ailenin yanından başka bir koruyucu ailenin yanına gönderilen yetişkinler; uzun süreli, sevgi dolu ve güvenli bir ilişki kurmakta büyük güçlük çekerler. Geçmişte bu tür insanlar, duygusuz olarak tanımlanırdı. Bugünlerde ise psikologlar, bu tür insanların bağlanma bozukluğu yaşadığını söylüyorlar.

Kısa ayrılıklar bile bebekler için travmatik olabilir. Bu nedenle özellikle ilk iki yıl içinde bir günden uzun süren ayrılıklardan kaçının. Bebeğinizden ayrılmanız gerekirse onu çok yakından tanıdığı, sıcak ve ilgili bakıcılar ile bırakmaya çalışın. Bebeğinizden fazla ayrılmaktan kaçınır, onun ağlamalarına duyarlı bir şekilde yanıt verir, ihtiyaçlarını karşılamak için elinizden geleni yapar ve önerilere uyarsanız bebeğiniz muhtemelen size güvenli bir biçimde bağlanacaktır.

En derinlerdeki duyguları sürekli olarak görmezden gelinen, reddedilen ya da baskılanan bebekler kendilerini tamamen kabul edilmiş hissedemezler. Bu nedenle bebeğinizin duygularını kabul etmek sağlıklı bağlanmanın oluşması için önemli bir faktördür. Bebeğinizin her ağlayışının o anda bir ihtiyacı olduğunu göstermediğini unutmayın. Anne baba sürekli bebeklerinin ağlamasını ihmal eder ya da ağlama ihtiyacı olduğunda dikkatini dağıtmaya çalışırsa hafif derecede güvensiz bağlanma belirtileri ortaya çıkabilir. Kaygılı sarılma, saldırgan davranışlar ya da zamanından önce gelişmiş bir bağımsızlık duygusu bu belirtilerin arasındadır. Bu bebekler hem çıkış yolu arayan birikmiş gerilimleri nedeniyle acı çekerler hem de bir parçalarının reddedildiğini hissederler. Sonunda sevilmek ve kabul edilmek istiyorlarsa acı veren duygularını baskılamaları gerektiğini öğrenirler.

Endüstrileşmiş Batı ülkelerinde ana babalardan hem çocuklarının erken yaşta bağımsızlaşmasını desteklemeleri hem de bağlanma ve bağlılık davranışlarını caydırmaları beklenir. Bu beklentiler bazen çocukları kendilerine güçlü bir şekilde bağlanan anne-babaların yetersizlik hissetmelerine bazen de çocukları daha bağımsız davranışlar sergileyen anne-babaların ise gurur duymalarına neden olur. Erken gelişen bağımsızlık duygusal sağlığa büyük hasar vermektedir. Gerçekten güvenli bağlanan çocuklar, ergenlikleri boyunca rahatça ana babalarına sarılır ve onlarla kucaklaşır ayrıca kabul edilip dinlenileceklerini bildikleri için büyüdüklerinde bile ihtiyaçları olduğunda ana babalarının yanında ağlayabilirler.

Araştırmalara göre kendileri ana babalarına güvenli bir şekilde bağlanmış olan ebeveynlerin çocuklarında da güvenli bağlanma eğilimi gözlenir. Bunun tam tersi de geçerlidir. Ebeveyn olduğumuzda kendi rol modellerimizi taklit etme eğilimine girdiğimiz için bu gözlemler şaşırtıcı değildir. Bu bağlanma kalıpları bir kuşaktan öbürüne değişebilir ama değişimi sağlamak için yetişkinlerin öncelikle çocukluklarında nasıl incinmiş olduklarının bilincine varmaları sonra da acı ve öfkeyi baskılamak yerine bunlar üzerine kafa yormaları gerekir.Anne babanızın mükemmel olduğunu iddia etmektense hatalar yapmış ve sizi incitmiş olduklarını açıkça kabul etmek daha sağlıklıdır.

GÜVENLİ BAĞLANMAYI TEŞVİK ETMEK
  • Bebeğinize sürekli aynı kişiler baksın.
  • Geceleri de dahil olmak üzere bol bol fiziksel temas kurun.
  • Bir günden uzun süren ayrılıklardan kaçının.
  • Ayrılıklar sırasında bebeğinizin güvenli tanıdık sıcak biriyle kalmasını sağlayın.
  • Bebeğinizin ihtiyaçlarını hemen karşılayın.
  • Bebeğinizle duyarlı ve sevgi dolu bir ilişki kurun.
  • Bebeğinizi hiçbir zaman yalnız başına ağlamaya bırakmayın.
  • Stres boşaltmak için ağladığında bebeğinizi kucağınıza alın, empati gösterin ve dinleyerek kabul edin.
  • Bebeğinizi hiçbir zaman cezalandırmayın, ona vurmayın, bağırmayın ya da onu sarsmayın.
  • Stresli bir dönemden geçiyorsanız partnerinizden veya bir bakıcıdan destek almayı ihmal etmeyin.

Devamını Oku
Çocuklarla Ölüm Konusu Nasıl Konuşulmalı?
Ölüm, yetişkinlerin bile çoğu kez üzerine düşünmekten ve konuşmaktan kaçındığı bir kavramdır. Dile getirildiğinde korku, kaygı ve belirsizliği hatırlattığından genellikle göz ardı edilmekte ve bir kayıp yaşanana kadar yokmuş gibi davranılmaktadır. Durum böyle olunca da herhangi bir kayıp yaşandığında çocuklara bu kaybı anlatmak yetişkinler için zorlu bir çıkmaza dönüşebilmektedir. Kendilerinin nasıl başa çıkacaklarını bilemedikleri bir konuyu bunu bilişsel ve duygusal olarak anlamakta daha da zor olan çocuklarıyla konuşmak elbette oldukça zordur.

Öncelikle çocuğun içerisinde bulunduğu yaş grubunun gelişim özellikleri dikkate alınmalıdır. Çocuk eğer ki okul öncesi dönemdeyse bu ölüm, inanç vb. gibi soyut kavramları anlamakta güçlük çekeceğini gösterir. Çocuğun zekâ dil ve duygusal gelişimi kavramları anlamlandırması açısından oldukça önemlidir. Çocuğunuz okul öncesi dönemdeyse ona yaşadığı herhangi bir kaybı olabildiğince somut ifadelerle kısa ve net şekilde anlatmanız gerekir. Çünkü karmaşık cümleler zaten anlamakta zorluk çektiği bir durumu anlamasını daha da güç kılacaktır. Sorduğundan daha fazlasını anlatmak yerine sadece neyi sorduysa ona cevap vermek önemlidir. Eğer ki soruların cevabını o anda bulamıyorsanız ve herhangi bir fikriniz yoksa bunu dürüst bir şekilde açıklayabilirsiniz. "Bu sorunun yanıtını bilmiyorum ama öğrenip seninle de paylaşacağım" gibi.

Duygularını ifade etmesine ve yaşamasına izin vermeniz süreci sağlıklı geçirmesi için oldukça önemlidir. Yaşadığı durumu anlamlandırmasını kolaylaştırmakla birlikte içerisinde bulunduğu yas sürecini gerçek anlamda yaşamasına katkı sağlayacaktır. Duygularını ifade edebilmesinin yolu da onunla konuşmanız ve öncelikle sizin süreçle ilgili duygularını ifade etmenizle mümkün olmaktadır. Sizin duygularınızı ifade ettiğinizde çocuğunuz hem durumun konuşulabilir olduğunu kavrayacak hem de bunun nasıl dile getirilebileceğini gözlemleyecektir.

Yaşanan kaybın çocuk üzerindeki etkisi,  kaybedilen kişinin ya da canlının onun hayatındaki yeriyle doğrudan ilişkilidir. Onunla konuşmaya karar verildiğinde bu konuşmanın hem güvendiği biri tarafından hem de kendini rahat hissettiği bir ortamda yapılması da oldukça önemlidir.

Ölümün yaşam döngüsü içerisinde yeri olduğu somut örnekler üzerinden anlatılmalı. Fakat yaşanan kayıp yaştan bağımsız bir kayıpsa (kaza ya da ağır hastalık) sadece yaşlılığın değil, kimi zaman ağır hastalıkların da ölüme neden olabileceği söylenmelidir.

Ölümle ilgili konuşurken kimi zaman "Gitti uyuyor ya da Tanrı sevdiği kişileri yanına alıyor." gibi ifadeler kullanmak çocukta korku ve suçluluk duygularına neden olabilir. Uyumayı ölümle ilişkilendirebileceği için uykuya karşı fobi geliştirebilir ya da Tanrı’nın sevdiği insanları yanına aldığını duyduğunda kendisinin ve yaşayan diğer kişilerin kötü ve sevilmeyen kimseler olduğunu düşünmesine neden olabilir. Bunun yanında eğer ki ölüm konusunda konuşulmazsa çocuk bu durumdan dolayı kendisini suçlayabilir. Çünkü çocuklar konuşulmayan boşlukta kalan şeyleri kendileri doldurma eğiliminde olmaktadırlar. Bu nedenle onların zihinlerinde boş kalan yerleri sağlıklı şekilde tamamlamak büyüklerin görevidir.

Çocuğu cenaze törenine götürmek kimi zaman travmatik olabilmektedir. Bu hassas bir konudur. Çocuk ortamdan uzaklaştırılmaya çalışıldığında bunun kendisiyle ilgili bir sorundan kaynaklanabileceğini düşünebilir. Ancak ortamda duyguların yoğun şekilde yaşaması da korkmasına neden olabilir. İşte bu yüzden olabildiğince ortamdan koparılmadan ama çok fazla travmatik olaya da maruz bırakılmadan katılımı sağlanabilir. Katılıp isteyip istemediği kendisine sorulmalı zorlanmamalıdır.

Yaşan kayıptan sonra çocukta bazı tepkiler gelişebilmektedir: alt ıslatma, öfkeli ve uyumsuz davranışlar sergileme, içe kapanma gibi. Bu süreç kontrol edilmelidir. Yas sürecini kolaylaştırmak için ölen kişinin fotoğraflarının olduğu ya da onu hatırlatacak bazı şeylerin bulunduğu somut bir düzenleme yapılabilir. Yaşadıklarını daha kolay ifade edebilmesi için yaşına uygun ve ölüm konusunu işleyen hikâye kitaplarından yararlanılabilir.

Eğer ölen kişi çocuğun yakın olduğu biriyse çocukta diğer sevdiklerini kaybetme korkusu ortaya çıkabilmekte ve bununla ilgili sorular sorabilmektedir. "Anne sen de mi öleceksin?" gibi. Bu soruya olabildiğince dürüst ama çocuğu korkutmadan yanıt verilebilmelidir. "Senin yanında olmak için çabalayacağım" gibi. Tüm bunların yanında unutulmamalıdır ki her çocuğun tepkisi ve yas sürecini yaşama şekli kendine özgüdür. Tıpkı parmak izlerinin farklı olması gibi çocuk, yetişkin fark etmeksizin bireylerin birbirinden farklı olduğu akılda tutulmalı ve yukarda bahsedilenler sadece bir rehber gibi kullanılmalı ve çocuğun özgünlüğü ön planda tutulmalıdır.
Devamını Oku
Duyu Bütünleme Terapisi Nedir?
Duyu bütünleme; bedenimizin dış dünyadan aldığı bilgileri, beyin düzeyinde organize ederek kullanılır hale getirilmesi olarak tanımlanmaktadır. Bu terapi yaklaşımı, çocuklarla ağırlıklı olmakla beraber ergen ve yetişkinler ile de uygulanmaktadır. Bu tarz durumlarda kişilerde hiperaktivite, dikkat bozuklukları, davranışsal problemler, sosyal-iletişimsel sorunlar, işitme sorunları, konuşmada gecikme veya bozukluk, denge problemleri, öğrenmede güçlük ve motor becerileri koordine etmekte zorlanma görülebilmektedir.
Bu şikayetler dahilinde duyu bütünleme terapisti duyusal ve motor gelişimini destekleme, beyin ile çevre iletişimini arttırma ve kişiye uygun terapi planlamaktan sorumludur. Görüşmeler doğrultusunda terapist, kişinin duyusal profilini değerlendirir ve gereksinimlerine uygun bir süreç planlar.

Duyu Bütünleme Bozukluğunun Sebebi Nedir?

Duyu bütünleme bozukluğunun sebebi tam olarak bilinemez. Ancak genel olarak buna yol açan faktörler:
  • Yetersiz beslenme
  • Yemeklerdeki ve havadaki kimyasallar
  • Doğumsal sorunlar
  • Duyusal bütünleme sorunlarına karşı genetik yatkınlık
  • Toplumsal eğilimler

DUYU BÜTÜNLEME BOZUKLUĞU OLAN ÇOCUKLARDA NELER GÖRÜLEBİLİR?
  • Dokunma ve sese normal olmayan tepki
  • Günlük yaşam aktivitelerinde zorluklar
  • Motor planlamada zorluk çekmek
  • Sürekli endişeli olma
  • İlgisizlik
  • Depresyon
  • Farklı tepki seviyeleri
  • Düşmanlıklar
  • Davranış bozuklukları
  • Dikkat dağınıklığı

DUYU BÜTÜNLEME VE DUYULARIN ÖZELLİKLERİ

1) Vestibular duyular:
  • Yer çekimi ile etkileşimimizde önemli yeri olan uyarıları kapsar.
  • Hareket edip etmediğimizi hangi yönde ne kadar hızlı olduğumuz bilgisini verir.

2) Taktil duyular:
  • Çevreden bilgi alınmasında deriden alınan uyarıları kapsar.
  • El kavraması
  • Vücut farkındalığı
  • Sosyal beceriler
  • Motor planlama
  • İnce motor becerilerin gelişmesinde önemlidir.

3) Proprioseptif duyular:
  • Gravitasyonel emniyet ve hareket esnasında kas -eklem ve beyinin birbirine uzaysal mekânsal zamansal uyumu ile ilgili uyarıları kapsar.
  • Postür motor planlama ve vücut şeması gelişiminde önemlidir.
  • Proprioseptif sistem geliştikçe beyinde vestibüler sistemin modülasyonu da gelişir.

4) Görsel duyular:
  • Göz hareketleri ve beynin organize olmasını sağlayan uyarıları içerir.
  • Beynin her seviyesinde uygun fonksiyon için gereklidir.
  • Göz, baş,boyun organizasyon yetersizliği olan çocuklarda disleksi veya okuma problemleri ortaya çıkar.

5) İşitsel duyular:
  • İletişim ve kendini koruma uyarılarını kapsar.
  • Havadaki ses dalgaları, iç kulaktaki işitsel reseptörleri stimüle ederek beyin sapının işitme merkezlerine uyarı gönderir.
  • İşitsel duyular vestibüler sistem aracılığıyla organizasyonu sağlar.
  • İşitsel duyular, görsel duyular gibi beynin birçok merkeziyle ilişkilidir.
  • İşitsel duyu yetersizliğinde sosyalleşme ve akademik seviyede sıkıntı meydana gelir.

Vestibular taktil proprioseptif sistemler anne karnında gelişmeye başlar. Görsel ve işitsel sistem daha sonra gelişir. Bu sistemlerden gelen uyarılar kişiye duyu bilgisi verir. Duyu bilgisinin etkili bir şekilde kullanabilmesi için kişinin alınan tüm duyuları birleştirerek uygun tepki oluşturabilmesi gerekir. Bu da ‘Duyu Bütünleme’ olarak adlandırılır.
Sanılanın aksine duyu bütünleme terapisi yalnızca özel gereksinimli çocuklar için değil duyu regülasyon becerisi desteklenmesi gereken her çocuk içindir. Bazı psikolojik ya da davranışsal sanılan problemlerin duyu bütünleme bozukluğu ile ilişkisi olabilir. Yukarıda bahsedilen belirtileri çocuklarınızda gözlemliyorsanız bir duyu bütünleme fizyoterapisti veya ergoterapistten destek alıp duyu profilini inceletmek faydalı olacaktır.
Devamını Oku
Çocuk Cinsellikte Neyi Merak Eder
Çevresini ve dış dünyayı yeni yeni tanımaya çalışan çocuğun, özellikle 3 yaş civarında aşırı meraklı olduğu ve bu dönemlerde anne-babasını çeşitli konularda soru bombardımanına tuttuğu bir gerçektir. Bu sorulardan anne ve babayı en çok zorlayanı çocuğun cinsel içerikli soruları olmaktadır. Ansızın beklenmedik anda böyle bir soruyla karşılaşan anne ve baba ne yapacağını bilmemenin verdiği telaşla "Ayıptır. Daha sen çok küçüksün." gibi kaçamak cevaplar vererek çocuğu başından savmak veya soruyu duymamazlıktan gelerek cevapsız bırakmayı tercih eder. Oysa bu tutum çocuğun var olan merakını bir kat daha artırır. Bu merakı gidermek için çocuk anne-babanın yatak odasına ani baskınlar düzenler, onları banyo yaparken gizlice izlemeye çalışır ya da arkadaşlarının bedenlerini incelemek ister.

Çocuğun cinsel içerikli sorularının temelinde cinsel duygular değil, onun üremeye yani bebeklerin nasıl dünyaya geldiklerine dair merakı yatar. Bu çocuğun uzaya, gezegenlere ya da hayvanların yaşayışlarına olan merakından farklı değildir. Anne ve babanın sorular karşısında duyduğu gerginlik, bu farkı bilmemekten ve çocuğun cinsellik anlayışını, erişkin anlayışıyla karıştırmaktan kaynaklanmaktadır. Çocuğa cinsel bilgiler vermenin ideal zamanı, onun bu konularda soru sormaya başladığı dönemlerdir. Bu tür sorular genellikle 3 yaş civarında sorulmaya başlanır. İlk sorular kendi bedeni annenin bedeni ya da bir kardeşin dünyaya gelişi ile ilgilidir. Ona vereceğimiz cevapların içeriği yaşa bağlı değişebilir. Ancak asıl dikkat edilmesi gereken, gerçek dışı ifadelerden kaçınmaktır. Örneğin; "Bebekler nasıl gelir?" sorusu çocukların sıkça sorduğu bir sorudur. Buna çok basit şekilde şöyle cevap verebiliriz. Bebekler, annenin karnında büyürler. Orada bebeklerin büyümesi için özel bir yuva vardır. Burada büyürler ve bir süre geçtikten sonra annenin döl yolundan dışarı çıkarlar. Bunun yerine Bebekler leylekler tarafından getirildi. ya da Çarşıdan satın alındı. gibi gerçek dışı ifadeler çocuğun yanlış bilgilenmesine neden olacak ve bir müddet sonra bu cevabın doğru olmadığını anlayan çocuk merakını gidermenin ve sorularına cevap bulmanın başka yollarını arayacaktır. Diğer taraftan bazı anne ve babalar da çocuklarının sordukları soruları kuşlar, arılar gibi hayvanlar üzerinden onları anlatarak cevaplamak isterler. Böylece üreme ile ilgili bilgilerin daha masum hale geleceğini ve cinsellikten arınacağını düşünürler. Oysa çocuğun asıl merak ettiği konu insanların üremesidir. İşe kuşlar ve arılarla başlamak sadece anne-babanın sıkıntısını hafifleten kaçamak bir yoldur, çocuğun merakını gidermez.

Çocuğun sorularına verilecek cevaplar, onun merakını giderici ve doyurucu olmalıdır. Ancak bilgi verme amacıyla çocuğa her şeyi tüm detayları ile anlatmak ve çocuğun aklını karıştırmak da gerekmez. Çocuğun neyi anlayıp anlamayacağını kavramak zor değildir. Her çocuğa yaşına uygun anyabileceği bir dil kullanarak bilgi verilebilir. Çocuğa cinsel konularda yaşına uygun bilgi vermek, ona basit trafik kurallarını öğretmek gibidir. Bu bilgilerden onu uzak tutmak, ileride karşılaşacağı olaylara karşı savunmasız bırakacak ve yaşam boyu onun izlerini taşımasına neden olacaktır. Vereceğimiz her türlü bilginin doğru ve abartısız olması gerekir. Uydurma, yanlış, saçma ve hayali bilgiler vermek çocuğun zihnini bulandırır ve ileriki yaşamı için sorunlar oluşturur. Kullanılan dil basit olmalı ve fazla detaya girilmemelidir. Çocuğa her şeyi detaylı biçimde anlatmanın bir anlamı ve yararı yoktur. Ona yaşına göre kaldıramayacağı derinlikte bilgiler vermek cinselliğin erken devreye girmesine neden olabilir.

Cinsel konulardan bahsederken anne ve babaların yüz ifadeleri gerginlikleri ve huzursuzlukları da çocuklar tarafından dikkatle algılanır. Huzursuz, gergin ve utangaç bir ifadeyle ne söyleyeceğini bilemeyen anne ve babalar çocuklarına bu konunun aslında konuşulmaması gereken, kötü ve çirkin şeyler olduğu mesajını vermiş olurlar. Oysa çocuğun algılaması gereken, cinselliğin doğallığı ile birlikte gizliliği ve özelliğidir. Çocuğa üreme ve cinsellik hakkında bilgi vermeye en uygun kişiler anne ve babalardır. Ancak bu gerçeğe rağmen anne ve babalar bilgilendirme açısından kendini yetersiz bulur ya da sıkıntı duyduğu için çoğunlukla bundan kaçarlar. Çocuk ise yaşı ilerledikçe bu konudaki bilgileri dışarıdan başka yollarla öğrenmeye çalışılır. Böyle bir yolla bilgi edinmeyi, anne ve baba olarak sizin kontrol edebilme şansınız hiç yoktur. Çocukların bir kısmı anne ve babaların cinsel yaşamı hakkında soru sorarlar. Cinsel bilgi verme adına anne-babanın çocuklarına  cinsel yaşantılarından bahsetmesi sakıncalıdır. Cinsel yaşantıların çok özel konular olduğu ve başkaları ile paylaşılamayacağı ifade edilmelidir. Anne ve babaları sıkıntıya sokan diğer bir düşünce de çocuklarının öğrendikleri bilgileri uygulamaya koyacakları endişesidir. Aslında bu düşünce yetişkinlerin kendi düşüncelerini çocuklara yansıtması anlamına gelir. Çocuk erişkinler gibi cinsel istek ve ilgi duymadığından bu korku yersizdir. Ayrıca biyolojik olarak da hormonlar tarafından uyarılmamaktadır. Çocuğun sorularına yol açan sadece bilgi edinme isteğidir.

İleri görüşlülük adına çocuğa yaşının üstünde detaylı bilgiler veren ve çocuktan hiçbir şeyi gizlenmemesi gerektiğini düşünen anne ve babalar vardır. Bu anne-babalar rahatlıkla evde çıplak dolaşabilmekte ya da yaşı ilerlemesine rağmen çocuğu ile birlikte banyo yapabilmektedirler. Bu tür tutum ve davranışlar çocuğun ruhsal gelişimi için oldukça sakıncalıdır. Çocuğun anne-babasıyla aynı yatakta yatmasının da benzer sakıncaları vardır. Doğduğu günden itibaren en kısa zamanda çocuğun yatağı ve odası ayrılmalıdır. Cinsel konularla ilgili soru sormayan çocuklar ya daha önce sordukları sorular nedeni ile ayıplanmıştır ya da kendilerini rahat hissedecekleri bir ev ortamı bulamamışlardır. Bu nedenle oyunlarında ve arkadaşları ile konuşmalarında sorularına cevap ararlar. Merakını gidirmek isteyen çocuk doktorculuk oynayarak hemcinslerinin ve karşı cinsin bedenini keşfetmeye çalışır. Bu durum bazı anne ve babaların telaşlanmasına neden olur. Başlangıçta bu tür araştırma ve merak giderme çabaları bir noktaya kadar doğal karşılanmalı ve çocuk suçlanmamalıdır. Ancak çocuğa yaptıklarının farkında olduğunuz mesajını vermeli ve merakını giderici gerekli açıklamalarda bulunmalısınız.
Devamını Oku
Çocuğumla Nasıl Güvenli Bir İlişki Kurabilirim. Bağlanma Temelli Ebeveynlik Nedir
Biliyoruz ki güvenli bağlanma anne baba ve çocuk arasında oldukça önemli bir yere sahip. Ebeveyni ile güvenli bağlanamama durumunda kişiler yetişkinliklerinde kendini ait hissetme kabul görme ilişkilerinde güven duyma ve istenmeme kaygısı yaşama gibi problemlerle karşılaşabilmekte.

Bağlanma temelli ebeveynlik, çocuğun potansiyelini optimal bir düzeyde dışa vurmasına ortam sağlaması bakımından oldukça önemlidir. Bu doğrultuda çocuklarımız ile güvenli bağlanma onun yetişkinliğinde insan ilişkilerini ve benlik algısını etkileyen oldukça önemli bir faktördür diyebiliriz.

Bağlanma temelli ebeveynlik ne değildir?
  • Çocuğu bir kurala ya da bir kitaba bağlı yetiştirmeye çabalamak
  • Doğum ve bakım süreci ile ilgili keskin inançlara sahip olmak (Örneğin; normal doğum yapmadan bağ kurulmaz emziremezsem bağ zedelendir vb.)
  • Çocuğa ayrışma ortamı sunmamak ve ebeveyn ile bağımlı hale getirmek.
  • Hiç sınır koymadan ebeveynlik yapmak (Örneğin; Ben görmedim çocuğum görsün onun her şeyi olsun)
  • Babanın ebeveynlik sürecine hiç dahil olmaması
Peki bağlanmayı önemseyerek ebeveynlik yapmak için neler gereklidir?
  • Doğumdan öncesinden itibaren ailenin çocuğu istemesi, sürece hazırlanmak ve bebeği beklemek bağlanmanın ilk basamağıdır.
  • Doğum sonrası temas (Örneğin; anne/babanın göğsüne bebeği yatırmak, kanguru ile taşımak)
  • Sevgi ve şefkat ile emzirmek/emziremiyorsak sevgi ve şefkat ile beslemek ve vakti geldiğinde aynı şekilde emzirmeyi sonlandırmak
  • Çocuğun duygusal ihtiyaçlarına yanıt vermek duygularını görmek/önemsemek ve duygu düzenleme becerilerinde zorlandığı dönem destek olabilmek
  • Pozitif disiplin ile sınırları koruyabilmek ve sınırları öğretmek
  • Güvenli bir uyku ortamı sağlamak ve hazır olduğunda şefkat ile yatağı ayırabilmek
  •  Anne ve babanın ilişkisindeki dengeye, güvene, sevgiye, sınıra ve şefkate çocuğun şahit olması
"GÜVENLİ BAĞ KOPABİLEN VE ASLA YAPILANDIRILAMAYAN BİR İP PARÇASI DEĞİLDİR. HER YAŞTA İYİLEŞTİRİLEBİLİR VE YAPILANDIRILABİLİR."
Devamını Oku
Sadece Hayır Diyor
18 ile 30 ay arasındaki çocuklarda karşı çıkma eğilimi çok yaygındır. Bu dönem 15. ayda başlayıp 3 yaşı geçene kadar sürebilir. Bu yaştaki bebekler genellikle dik başlı dediğim dedik söz dinlemez zapt edilemez ve öfke nöbetlerine yatkın olarak tanımlanırlar. Tipik özellikleri davranışlarını değiştirme ya da kontrol etme çabalarına karşı direnmeleridir en çok Hayır! kelimesini kullanırlar.

NELER OLUR ?

İlk bir yılda her şey yolunda gittiyse bebeklerde bir güç duygusu gelişmiştir. İhtiyaçlarının karşılandığını ve başlarına gelecekleri belirlemede aktif bir rolleri olduğunu fark ederler. Çocuklar 2. yılda kararlarını vermek ve özerklik istemeye başlarlar. Temel motor becerileri öğrendiklerini ve konuşmaları da büyük ölçüde anlayabildiklerine göre yapabileceklerinin hiçbir sınır olmaması gerektiğini hissetmeye başlarlar. Bu kendi değerinin, yeteneklerinin ve gücünün bilincinde olan 1-2,5 yaş çocuklarının normal ve sağlıklı bir gelişim aşamasıdır. Bu nedenle kesinlikle gerekmedikçe çocuğunuza kendi kararlarınızı zorla uygulatmaya ya da isteği dışında şeyler yaptırmaya çalışmayın.

Bu dönem her zaman kolay geçmez. Çocuklar kendilerine yeterli olmak isteseler de sınırlarının kesinlikle bilincindedirler. Hala yapamadıkları çok şey olduğunu fark ederler. Çok çabuk ve kolay hayal kırıklığına uğrarlar. Bu dönemde anne babalarını çok sabırlı olmaları gerekir.

Çocuklar yiyecek, sevgi ve uyaran ihtiyaçlarının karşılanması için başkalarına ihtiyaçları olduğunun farkındadırlar. Onlara kimin bakacağı, nerede yaşayacakları, her gün nereye gidecekleri gibi hayatlarını etkileyen temel kararlar hala başkaları tarafından alınır. Bu nedenle mümkün olan her konuda ve her yerde kendilerini göstermek için umutsuzca çabalarlar. Bu güç ve özerklik isteğinin ortaya çıktığı alanlardan biri de Hayır! lardır. Bu tek sözcükle "Hayatımı yönetmene izin vermeyeceğim bana ayrı bir birey olarak davranılmasını ve başıma gelecekler üzerinde söz sahibi olmak istiyorum. Kendi kararlarımı kendim vermek istiyorum."  derler.

Çocuğunuzun hayır sözcüğünü önemli becerilerini kullandığının bir göstergesi olarak değerlendirmek size yardımcı olabilir. Sizden ayrı bir birey olurken sözcük ve eylemlerin mantıksal karşıtlarını öğrenmesi önemli bir zihinsel beceridir. Örneğin; birisine yaklaşmanın ya da giyinmenin karşıtı nedir? Üstelik kendini savunmanın ve isteklerini belirtmenin sonuçlarını öğrenir. O sırada bu direnç ile başa çıkmak zor gelse de çocuğunuzu bir ergen olarak kendisini uyuşturucuya veya sekse özendirmeye çalışan arkadaşlarına Hayır! derken hayal etmeye çalışın.Çocuğunuz daha küçükken isteklerinize karşı çıkarak sevginizi kaybetmeyeceğini öğrenirse ileride de arkadaşlarını kaybetme korkusu duymadan yaşıtlarını hayır! deme gücü olacaktır.

Çocukların İş Birliğini Yapmalarını Sağlamak İçin Öneriler
  • Çok önemli olamayan konularda (Örn; hangi gömleği giyeceği); Çocuğunuza Hayır! deme fırsatı tanıyın ve memnuniyetle geri çekilin.
  • Daha önemli konularda (Örn; temizlik ve bakım alışkanlıkları veya çocuk parkından ayrılmaları konularında); Seçenek sunun. Oyuncu olun. İstek ve yasaklamalarınızın gerekçelerini açıklayın seçeneği yoksa isteğinizi soru cümlesi halinde belirtmeyin.
  • Başka seçeneğin olmadığı çok önemli konularda ( Örn; tıbbi uygulamalar tehlikeli bir nesneyi kaldırmak); Zamanınız varsa çocuğunuzu önceden uyarın ve açıklama yapın. Kararlı ama sevecen olun. Çocuğunuzun itiraz edip ağlamasına izin verin.
                                                                                             (ALETHA J.SOLTER : BİLİNÇLİ BEBEK kitabından alıntıdır.)
Devamını Oku
Öfke Kontrolü
Öfke, insanların çatışmaları fark edip çözmelerine yardımcı olur ve görmezlikten gelinen farklılıkların kendini hissettirmesini sağlar. Öfkeli olmak ve bunu zaman zaman göstermek anormal değildir. Fakat çok sık öfkelenen bir çocuğunuz varsa, 6 yaşından büyük olduğu halde düzenli olarak sinir krizleri geçiriyorsa ya da öfkesi fazlasıyla yoğun ve saldırgansa bu bölümü okuyun.

Bebekler  öfkelerini ağlayarak, kollarını sallayarak, bacaklarıyla tekme atarak dile getirirler. 18 ay civarında çoğu çocuk öfkelenince sinir nöbetleri geçirir. Bu nöbetler ikinci yılın sonunda doruğa ulaşır. Üçüncü yıldan sonra azalır. Bunun nedeni üç yaş civarında çocukların isteklerini elde etmede dilin daha etkili bir araç olduğunu fark etmeleridir.

Okulda öfke, akademik güçlüklere yönelik bir tepki olabilir. Bazı çocukların toplumsal rollerini tanımlamak için kullandığı bir saldırganlık çeşidinin işareti de olabilir. Öfkeli tehdit ve meydan okumalar kimin daha çetin olduğunu belirlemeye yardım eder. Aynen yetişkinler gibi kimi çocuklar da diğerlerinden daha kolay öfkelenirler. Yüksek düzeydeki buhar basıncını içinde taşıyan bir düdüklü tencere gibi olan bu çocukların patlaması için çok az bir provokasyon ya da zorlanma yetecektir. Kimi çocuklar ise henüz öfkelerini yönlendirmek için gerekli becerileri edinememiş olabilirler. Bazı çocukların öfkesi de yaşamlarındaki ciddi olaylara tepki olabilir. Her üç durumda da ebeveynlerin çocuğun niye öfkeli olduğunu bilmesinin yanı sıra çocuğun öfkesini uygun  şekillerde  nasıl yönlendireceğini  de bilmesi gerekir. Bu yeteneğe sahip olmayan ya da öğrenmeyen çocuklar, arkadaş edinmede güçlük çekebilir ve öbür çocukların kolayca kızdırıp ağlattığı hedefler haline gelebilir.

NE ZAMAN İLGİLENİLMELİ ?
  • Sık sık öfkeleniyor her gün sınıf arkadaşlarıyla tartışıyorsa
  • Aynı yaştaki diğer çocuklara göre daha yoğun olarak öfkeleniyorsa
  • Öğretmenin sakinleştirici çabalarına yanıt vermiyor veya bağırarak onu itiyorsa
  • Yaşamın her alanında öfkelenecek bir şey buluyor ve belli bir kişi ya da olay nedeniyle değil genel olarak kendini öfkeli hissediyorsa
  • Olaylarla baş etme yöntemlerinde önemli değişiklikler görüyorsanız örneğin daha önce hiç sıkılmadığı şeylere öfkelenmeye başlamışsa uzman desteğine başvurmanız gerekebilir.

NASIL YARDIM EDİLMELİ ?
  • Öfkesiyle baş edemeyen bir çocuğa yardım ederken ilk göreviniz niye öfkeli olduğunu anlamak ve (bunun farkında değilse) onun da anlamasını sağlamaktır. Bu da dinlemeyi bilmek demektir. Öfkeli çocuklar açık, sakin, anlayışlı ve kendini anlayacak yetişkinlere ihtiyaç duyarlar. Onu öfkelendiği için azarlamanız veya kendinize kızmanız öfkesini nasıl ifade edeceği ve nasıl sakin olacağı konusunda ona fikir vermez. Çocuğun sakin olduğu bir anda onu neyin bu kadar öfkelendirdiğini sorarak iç dünyasında hissettiği bir duygu veya kendisine söylenen bir şey ise (alay edilme gibi) bunu farketmesini sağlayarak öfkesinin kaynağına inebilirsiniz. Bazı çocuklar özellikle ergenlik öfkeleri hakkında konuşmak istemeyebilirler. Bu durumda ne yapmaya çalıştığınızı açıklamak yerine uzman yardımı isteyiniz. 
  • Öfkeli bir çocukla çalışmanın asıl hedefi; kendi kırgınlık duygularına yada başkalarının sataşmalarına   vereceği  tepkilerde  her  zaman  seçim  şansının  olduğunu  ona göstermektir. Bağırmayı, vurmayı, öfke nöbetleri geçirmeyi seçebilir ya da öğretmenine ve arkadaşına neler hissettiğini söylemeyi tercih edebilir. Bu konuda onu hangi eylemin iyi sonuç doğuracağını düşünmeye teşvik edin.
  • Öfkeli olmadığı anlarda ya da az da olsa sakin kalarak zor bir durumla başa çıktığında onu takdir edin.
  • Belli bir süre için öfkesini dışa vurmayacağı ya da anlaştığınız şekillerde dışa vuracağı konusunda anlaşma yapın.
  • Duygularını anlattığı bir günlük tutmasını önerin. Yazı yazmak zor geliyorsa resim de yapabilir.
  • Kendisini öfkelendiren problemi nasıl tepkide bulunduğunu bu tepkinin ne gibi sonuçlar doğurduğunu ve problemi halletmek için iyi bir yol olup olmadığını neyin daha iyi olabileceğini anlatmasını isteyin.
  • Siz de ondan beklediğiniz gibi davranın. Örneğin; yaşadığınız bir çatışmayı çözmek için öfkenizi kelimelere dökebilir ve ona asıl sorunun öfke olmadığını ifade edilme biçimi olduğunu gösterebilirsiniz.
Devamını Oku
Oyun Terapisi Nedir Çocuğa Nasıl Açıklanmalıdır
“Oyun çocuğun dili,  oyuncaklar ise kelimeleridir.”

Oyun terapisi, eğitimli terapistler tarafından çocuğun psikolojik ve sosyal sorunları ile baş etmelerine yarayan ve ideal gelişimini desteklemeye yardımcı olmak amacıyla oyunun gücünden yararlanan kuramsal bir modelin sistemli şekilde uygulanmasıdır.

Yetişkinler nasıl psikoterapi sürecinde duygu ve düşüncelerini ifade edip baş etme yolları geliştirebiliyorsa oyun terapisi de çocuğun bu süreci oyuncakları kullanarak sürdürmesini sağlar. Bu süreçte terapist, çocuğun iç dünyasını yaşantılarını ve duygularını anlama imkanı bulur.

OYUN TERAPİSİ HANGİ DURUMLARDA KULLANILIR?
  • Kardeş kıskançlığı
  • Okul korkusu
  • Ayrılık kaygısı
  • Davranış bozuklukları
  • Öfke kontrol problemleri
  • Kaygı bozukluğu
  • Akran ilişkilerinde sorunlar
  • Dürtü kontrol bozukluğu
  • Dikkat eksikliği ve hiperaktivite
  • Tuvalet problemleri (bezden ayrılma, alt ıslatma, tuvalet tutma vb.)
  • Bağlanma sorunları
  • Öz bakım beceri kazanımı
  • Sınırlar ve sorumluluk bilinci
  • Uyku ve yeme bozuklukları
  • Sosyal fobi
  • Bir yakının kaybı ve yas süreci
  • Boşanma sürecinin etkileri
  • Özgüven problemleri
  • Travmalar

OYUN TERAPİSİNİN ÖNEMİ NEDİR?
  • Çocuğun iletişim becerilerini ve sosyalliğine destekler.
  • Duygularını ifade etmeyi duygu düzenleme becerilerini öğrenmesini veya keşfetmesini sağlar.
  • Çocuğun problemli davranışlarının azalmasını sağlar.
  • Çocuğun stresle baş etmesine yardım eder.
  • Okula başlama, boşanma, yeni bir kardeşin olması, tuvalet eğitimi , yas gibi kaygı faktörlerine önceden hazırlanmaya yarar.
  • Duygularını dışa vurmasını veya ifade etmesini sağlar.
  • İhtiyaçlarını ifade etmeyi öğrenir.
  • Öz saygı gelişimini destekler.
  • Öz kontrollerinin gelişmesine yardımcı olur.

OYUN TERAPİSİ ÇOCUKLARA NASIL ANLATILMALIDIR?
“Sen resim yaparken, hikâye anlatırken, topla veya herhangi bir şeyle oynarken, senin duygularını anlamana yardımcı olacak bir oyun ablasına/abisine gidiyorsun. Bu senin duyguların hakkında konuşmana yardımcı olacak çünkü eğer onları içinde tutarsan ve ne hissettiğini fark etmezsen her an patlayacakmış gibi veya mutsuz hissedebilirsin. Korkmamalısın oyun ablası/abisi sana senin istemediğin hiçbir şeyi yaptırmayacak. Yapmak ve söylemek istediklerini kendin seçeceksin. Dilediğin zaman tuvalete gidebilir, dilediğin zaman odada yanına birini alabilirsin. Genellikle çocuklar oyun ablası/abisi ile haftada bir kez görüşürler. Bu günlerde 45 dakikalık süre sen ve oyun ablan/abin için ayrılmış özel zamanlardır. Oyun ablan/abin ile her şey hakkında konuşabilir ve istediğin oyunları oynayabilirsin. Oyun ablası/abisi asla istediğin oyunu oynamana engel olmaz, sana kızmaz veya bağırmaz. Senin oyun ablanla/abinle oyun oynadığın bazı günler oyun ablan/abin annen ve baban ile görüşebilir. Bu görüşmeler yalnızca sana daha çok yardımcı olabilmek içindir. Bu oyun ablası/abisi ile oynadıkça ve konuştukça zamanla seni üzen problemlerin azalacak ve kendini daha iyi hissedeceksin.”
Devamını Oku
Otizm Spektrum Bozukluğu Nedir
Çocuklarda en yaygın görülen nörogelişimsel hastalıklardan biridir. Otizm, sosyal ilişkilerde sözlü veya sözsüz iletişimde tekrarlayan bazı davranışlar ile kendini gösterir. Günümüzde görülme sıklığının 88 çocukta 1 şekilde olduğu belirlenmiştir. Erkek çocuklarda görülme oranının ise kız çocuklardan 2 ile 5 kat daha fazla olduğu ifade edilebilir.

Nedenleri nelerdir?
  • Genetik aktarımın otizminin sebeplerinden biri olduğu bilinmektedir. Bunun yanı sıra genetik yatkınlığın tek başına otizmin sebebi olduğunu söylemek yanlış bir genelleme olacaktır.
  • Anne babanın ileri yaşta olması (Özellikle 40 yaş üstü ebeveynlerde görülmektedir)
  • Annenin gebelik esnasında geçirdiği hastalıklar
  • Doğum esnasında oksijen yetersizliğinin oluşması
  • Hamileliğin öncesinden itibaren kullanılması gereken folik asit eksikliği

Not: Görünen o ki yanlış ebeveynlik stratejileri çocukları otizm yapmaz.

Belirtileri nelerdir?
Otizm Spektrum Bozukluğunun belirtileri kendini 1 yaşından itibaren göstermeye başladığı gibi bazı çocuklarda 3 yaşına kadar fark edilmeyebilir. Özellikle otizm derecesi yüksek olmayan çocuklarda anlaşılması oldukça güçtür. Bu sebeple belirtilerini tanımak, erken teşhis ve tedavinin belirlenmesi açısından oldukça önemlidir.
  • Otizmli çocuklar genelde seslere veya kokuya karşı oldukça hassastır.
  • Belli rutinlerinin dışına çıkmaktan keyif almazlar. Örneğin; aynı yemek aynı kıyafet aynı oyunu tekrarlamak isteği gibi
  • Her şeyin alıştıkları düzende kalmasını isterler ve ufak bir değişikliğe bile karşı çıkarlar
  • Tanıdık eşyalara bağlılık gösterirler.
  • El sallama kendini iki yana, öne, arkaya sallama veya kendi etrafında dönme gibi özellikle heyecan anında görülen stereotipik hareketleri vardır.
  • Sanata, müziğe, teknolojiye, spora ilgileri olduğu bilinmektedir hatta şaşırtıcı derecede başarılı oldukları da görülmektedir.
  • Duygusal olarak değişkendirler, aniden kızabilir veya korkabilirler.
  • Diğer çocuklara karşı çok ilgili değillerdir.  Sosyalleşmekte veya iletişim başlatmakta zorlanırlar.
  • Göz temasları kısıtlıdır. Yakın çevre ile bağ kurma becerileri oldukça zayıftır.
  • Yalnız kalmayı veya yalnız oynamayı tercih ederler. Bireysellik onlar için ön plandadır.
  • Başkalarının duygularını tanıma ve anlamakta zorlanırlar.
  • Aşırı hareketli olabilir veya odaklanmakta zorlanabilirler.
  • Dil gelişimleri yaşı ile orantılı olmayabilir.

Bahsedilen belirtilerin gözlemlendiği taktirde ne yapmak gerekir?
Çocuklarınızda 1 yaşından itibaren bahsedilen belirtileri gözlemlediğiniz takdirde erken teşhis açısından en yakın zamanda bir çocuk psikoloğu tarafından gelişimsel değerlendirme (Örneğin; Denver II Gelişim Tarama Testi veya AGTE vb.) yaptırmanız gerekmektedir.  Gelişim değerlendirmesinin hemen ardından bir çocuk ve ergen psikiyatristi tarafından değerlendirmeli ve çocuğun bireysel gereksinimlerine göre tedavi süreci planlanmalıdır. Genetik bir bozukluk olması sebebiyle bazı çocuklarda bireysel eğitim ve tedavi sürecinin yanı sıra ilaç tedavisi de gerektiği bilinmektedir.
Devamını Oku
Kardeş Kıskançlığı İle Baş Edebilmek
Kıskançlık, sevilen birinin başkası ile paylaşılmasına katlanamamaktır. Kıskançlığın içgüdüsel yani doğuştan getirdiğimiz genlerimize şifrelenmiş olduğu ileri sürülmektedir. Yaşamın her döneminde görülebilir ancak çocuklukta biraz daha yoğun yaşanabilir. Bu duyguyla ilk tanışma iki yaş civarındadır. Doğal, evrensel ve insanı oldukça mutsuz eden bir duygudur. Önemli olan ne boyutta yaşandığıdır. Çocuk herkesin kendisinden daha iyi olduğunu ve kendisinin herkesten daha az sevildiğini düşünmeye başlar. Özellikle küçük çocuklarda yeni doğan kardeşi kıskanma kimi zaman yaşamı etkileyecek ve davranış bozukluğuna neden olacak derecede yoğun yaşanabilen bir duygu olabilmekte ve yardım gerektiren bir hal alabilmektedir.

BELİRTİLER:
  • Çocuk o güne kadar evde kendisi ilgi ve sevgi odağıyken birden ikinci plana itilmiş gibidir. Artık anne - babasının ve diğer yakınlarının sevgi ve ilgisini kardeşiyle paylaşmak durumundadır. Sevilmediği düşüncesiyle anneden tamamen uzaklaşır içe kapanır, yemek yememeye ve zayıflamaya başlayabilir. Kabus gördüklerini çişlerinin geldiğini bahane ederek ilgiyi kendi üzerlerine çekmeye çalışırlar. Altını ıslatma, parmak emme gibi davranışlarla önceki gelişim evresine gerileme görülebilir.
  • Hem gün içinde hem de geceleri aşırı sinirli olurlar. Huzursuz bir görünümleri vardır. Sakinleşmekte zorlanır ve kimi zaman çevrelerindeki insanlara öfkeli davranabilirler. Kendine ya da eşyalara yönelik saldırgan davranışlarda bulunabilirler.
  • Evden ayrılmayı reddetmeyle birlikte (Örn: okula gitmek istememe) baş ağrısı, mide bulantısı gibi psikosomatik belirtiler (Emin olmak için fiziki muayene yaptırılmalıdır.) huzursuzluk, isteksizlik ve diğer stres belirtileri sık sık gözlenebilir.
  • Yeni bir kardeşin doğumu çocukta ilgi ve koruyuculuk, sıkıntı ve kıskançlık gibi çelişkili duygular yaşanmasına neden olur. Artık eskisi kadar sevilmeyeceği korkusu daha anne hamileyken başlayabilir. Son aylarda annenin yorgun, isteksiz ve yeni gelecek kardeşin hazırlıkları ile uğraşıyor olması çocuğun huysuzlaşıp anneden ayrılmak istememesine neden olabilir.
  • Bazı çocuklar kıskançlık duygularını açıkça ortaya koyarak kardeşine vurma, onun oyuncağını kırma, "Ondan nefret ediyorum." deme gibi davranışlar gösterirken bazıları da bu duygularını bastırır ve aşırı sevgi gösterir bu davranışın altında çoğu zaman ana-babanın sevgisini kaybetme tepki görme korkusu yatar.
  • Anne babaya sık sık onu sevip sevmediklerini sorma ve sevgilerinden bir türlü emin olamama yaşanabilir.

ÖNERİLER:
  • Kardeşi doğmadan önce ona anlayabileceği bir dilde aileye yeni bir üyenin geleceği evdeki ortamın her zamankinden daha heyecanlı ve karışık olabileceği örneğin; eve sık sık misafirlerin gelip gideceği, annenin hem yorgun olacağı hem de bebekle daha çok vakit geçirmek zorunda kalacağı; çünkü küçük bir bebeğin gereksinimleri olduğu ama aynı şeylerin o doğduğunda da yaşandığı ve her şeyin zamanla tekrar düzene gireceği anlatılabilir. Böylece çocuk psikolojik olarak daha hazırlıklı olacaktır. Bunları anlatmak için son ana kadar beklenmemelidir. Öncelikle rahatlayın çocuklar etraflarındaki yetişkinlerin davranışlarından etkilenirler.
  • Çocuğa somutlaştıramayacağı sözler söylemeyin. "Sakın endişelenme seni de bebek kadar seveceğiz" cümlesi iyi niyetli olsa da çocuğun anne babanın sevgisi için kardeşle yarışmasına yol açar.
  • Hamilelik döneminde babası ya da başka bir aile üyesi (anneanne, babaanne) büyük çocuğun bakımıyla ilgili yemek yedirme, banyo yaptırma, uyutma gibi işlere başlayabilir. Böylece anne hastanedeyken ya da bebekle meşgulken çocuk kendini ihmal edilmiş hissetmez ve yaşantısının değiştiği fikrine kapılmaz.
  • Anne - baba aralarında işbölümü yaparak anne yeni bebekle ilgilenirken babanın diğer çocukla ilgilenmesi çocukta kendisiyle de ilgilenildiğini hissetmesini sağlar.
  • Anne ve babanın çocuğa kardeşin doğdu ama senin dünyanda değişen bir şey yok, sana olan sevgimizde bir azalma yok mesajını sadece sözcüklerle değil davranışlarla da iletmelidirler. Bu da ancak çocuğa zaman ayırmaya devam ederek, onunla konuşarak, onunla ortak faaliyetlere girerek ve ona sorumluluk vererek olur.
  • Kıskanan çocukla mümkün olduğunca nitelikli zaman geçirilmeye çalışılmalı daha önce yapmaktan hoşlandığı alışkanlıklarını gerçekleştirmesine olanak verilmelidir. Yeni gelen kardeşle birlikte önceden gerçekleşen oyun parkına gitme akşam yemeğinden sonra hikaye okuma gibi etkinlikler birden bire son bulmamalıdır. Bu sayede çocuk statü kaybına uğramadığını farkederek özgüvenini yitirmeyecektir.
  • Yeni doğan bebeğe aşırı sevgi gösterisinde bulunmak yerine var olan sevgiyi ilk andan itibaren paylaştırabilmeyi hedeflemek daha doğru olacaktır.
  • En iyi niyetli misafirler bile sadece bebekle ilgilenip büyük çocuğu unutma eğilimi içindedirler. Yakınların yalnızca bebekle ilgilenmemelerini büyük çocuğa da alışık olduğu tarzda ilgi ve sevgi göstermelerini söylemek "Kardeşin doğunca senin pabucun dama atıldı." gibi sözler söylememeleri konusunda uyarmak işe yarayacaktır.
  • Bebek için söylenen "Ne kadar yaramaz sürekli ağlıyor ve beni yoruyor oysa ben seni daha çok seviyorum." gibi bir cümle çocuk tarafından inandırıcı bulunmayıp tam tersine onu kandırmayı istediğiniz inancı verebilir. Bu da en başta çocuğun size olan güvenini zedeleyecektir. Bebeğe sürekli "bebek" demek yerine doğrudan adını söylemeye başlamak bebeğin bir nesne değil de canlı bir varlık olduğunu anımsatacaktır. 
  • Bebeğe "benim" değil "bizim" diye başlayarak hitap etmek ve "Sessiz ol kardeşin uyuyor." gibi sözlerle çocuğun yaşantısını bebeğe göre ayarlamak kıskançlığı tırmandıracaktır.
  • Aşırı kaygı içeren tavırlarla çocuğu bebekten uzaklaştırmaya çalışmak yapılabilecek en büyük hatalardan biri olacaktır.
  • Kıskanmasın diye çocuğa aşırı hoşgörü göstermek durumu kötüleştirecektir. Örn: Önceden yalnız yatan çocuğun anne babasıyla yatmasına izin verilmemelidir. Çocuğa kıskanmasın diye gösterilen aşırıilgi bu seferde kardeşinin onu kıskanmasına neden olabilir.
  • Bebeğe zarar vermesine izin verilmeyeceği kesin bir dille anlatılmalıdır.
  • Çocuk kardeşinin canını yaktıysa görünüşte çok kötü olan bu davranışın gerçekte bebeğe zarar vermek için değil bir parça düşmanlık içeren bir incelemeden başka bir şey olmadığını bilin. Burada önemli olan aşırı tepki göstermemek, kibarca reaksiyon gösterip sinirlenmeden (yoksa sizi sinirlendirmek için bu davranışı tekrarlayabilir) uyarıda bulunmaktır. Çocuk mesajı alsa da almasa da iki kardeşi yalnız bırakmamak doğru olacaktır. (Beş yaşına gelene kadar çocuklar zarar verip vermediklerini kavrayamazlar.)
  • Kardeşe yönelik olumsuz duyguları reddedip önemsememek yerine onları kabul edip tanımaya çalışın; "Anne hep bebekle ilgileniyorsun." , "Hiç de değil daha biraz önce sana kitap okumadım mı?" demek yerine "Bebeğe bu kadar zaman ayırmam pek hoşuna gitmiyor." diyerek "Hayır hiç hoşuma gitmiyor." diyerek duygularını ifade etmesini sağlayabilirsiniz.
  • Kardeşler arasındaki karşılaştırmalardan kaçının. Ancak çocuğunda bir zamanlar küçük bir bebek olduğu aynı bakım ve özenin kendisine de gösterildiği çocuğa anlatılabilir. Çocuğun küçülmüş giysileri bebeklik fotoğrafları gösterilerek o bebekken yaşanan anılardan ve onun sevimli hallerinden bahsedilerek kendini daha iyi hissetmesi sağlanabilir.
  • Kardeşiyle ilgili karışık duyguları olan çocukların konu edildiği öyküler anlatmak anne ya da babanın kendi kardeşiyle ilgili ilk hislerini paylaşması çocuğun duygularını anlaması ve ifade etmesinde fayda sağlayabilir. Kardeşini sevmek zorunda olduğu söylenmemeli "Sen artık ablasın." diyerek yaşının üzerinde olgunluk bekleyip onun da hala çocuk olduğu unutulmamalıdır.
  • Bebeğin gelişiyle birlikte 4-5 yaşlarındaki çocuğu ana okuluna göndermek doğru değildir. Bu durum kardeş kıskançlığını körüklediği gibi çocukta okul sendromunun gelişmesine ve çocuğun içine kapanık ya da saldırgan olmasına yol açabilir.
  • Sevginizin eşit olduğunu göstermeye çalışmak yerine; her çocuğa birbirinden ayrı olarak sadece kendisine özel bir sevgi duyulduğunu göstermek daha doğru olacaktır.
  • Her şeyin eşit olmasına değil adil olmasına çalışılmalıdır. Örneğin; üç kardeşten ortanca çocuğun "Ahmet lere kardeşim gidiyor ama ben gidemiyorum bu adil değil." şeklinde gösterdiği tepkiye "Kız kardeşinle geçimsizliği sürdürdüğün ve ona vurduğun için Ahmet lere sadece abin gidebilir" biçiminde bir yaklaşım uygun olabilir.
  • Kardeşinin giyebileceği, ona küçük gelen giysileri ve oynayabileceği oyuncakları beraber ayırmak işe yarayabilir fakat vermek istemediği şeyler konusunda onu zorlanmamalıdır.
  • Ailenin bütün olduğu duygusu herkes tarafından hissedilmelidir. Bunun için bütün ailenin birlikte yapabileceği gezinti, piknik, alışveriş, film izleme gibi etkinliklere yer verilmelidir.
  • Anne - baba çocukla mümkün olduğu her fırsatta birebir iletişime geçerse birlikte ortak faaliyetlerde bulunurlarsa, çocuğa kardeşiyle ilgili ve evle ilgili küçük sorumluluklar verilirse, çocuk kendini hala güvende ve hala sevilen önem verilen bir kişi olarak hissedecektir.
  • Kardeşler arasında kıskançlık hissettiğinizde onları birbirinden uzaklaştıracak değil yakınlaştıracak ortamlar yaratın. Çocukların kavgalarında hakem rolünü almayın. Fiziksel şiddetin olmadığı durumlarda anne ve babanın araya girmemesi sorunun çözümünü kolaylaştırır.
  • Dikkatinizi hemen sorun çıkaran çocuğa yönetmek yerine zarar gören çocukla ilgilenmek kardeşi "mağdur ezilen" olarak nitelendirmemek gerekir.
  • "Kim başlattı?" sorusunu sormaktan kaçınılmalıdır. Çünkü olayı kimin başlattığını öğrenmeye çalışmak, çocukların birbirini suçlamasına neden olur. Her bir çocuğun kavganın çıkmasında aynı derecede suçlu olmasından yola çıkarak sonuçlarına eşit şekilde katlanmaları sağlanmalıdır.
  • Çocukların kavga etmelerine mümkün olduğunca izin verilmemelidir. Çünkü çocuklar kavga ettikçe deneyim kazanırlar. Kavga ettiklerinde de seçenekler sunulabilir ya da iyi geçinme kuralları koyulabilir.
  • Kardeş çatışmasına engel olmanın tek yolu tek çocuk sahibi olmaktır. Çünkü iki ya da daha çok çocuğun aynı ortamı paylaşması kaçınılmaz olarak çatışma yaratır.
  • Kardeşler arasındaki kıskançlık ve geçimsizlik ne kadar yoğun olursa olsun birbirlerinden ayrı kaldıklarında çok özlerler. Bu durum ilişkilerinin bazen çok bozuk olduğunu düşünseniz de aslında birbirlerini çok sevdiklerini açıklar.
Devamını Oku
Duygusal İhmal ve İhmale Neden Olan 12 Ebeveynlik Stili
Duygusal ihmal, ebeveynlerin duygusal anlamda çocuklarına yetemediklerinde ortaya çıkabilen durumdur. Duygusal olarak ihmal edilen kişilerde anlam verilemeyen boşluk hissi, yalnızlık, toplum içinde anlık gelen güvensizlik hissi, huzursuzluk, hissizlik, heyecansızlık, hayattan zevk alamama gibi belirtiler görülebilmektedir.

Bu doğrultuda duygusal ihmali anlamak adına aşağıda ihmale sebep olan 12 ebeveyn stili verilmiştir.

1. NARSİST EBEVEYN:
  • Narsist kişiler ebeveyn olduğu zaman çocuklarından kusursuzu talep ederler ya da en azından kendilerini utandıracak şeyler yapmamalarını beklerler.
  • Sağlıklı ebeveynler oyunda başarısız olan çocuklarından çok az rahatsız olurken narsist ebeveynler bu başarısızlık sonucunda aşağılanmış hisseder ve aşırı öfkelenir.
  • Narsist ebeveynler çocuklarının kendilerinden ayrı bireyler olduğunun farkında değildir.
  • Çocukların ihtiyaçları ebeveynlerin ihtiyaçlarına göre tanımlanır ve kendi ihtiyaçlarını ifade etmeye çalışan çocuklar bencil ve düşüncesiz olmakla suçlanır.
  • Narsist ebeveynlerde eksik olan şey çocuklarının hissettikleri şeyi hayal etme ve onu önemseme yeteneğidir.

2. OTORİTER EBEVEYN:
  • Kural odaklı, cezalandırıcı, sert ve katı taleplerde bulunan ebeveynlerdir.
  • Otoriter ebeveynler çocuklarından çok şey bekler ama beklentilerini çocuklara açıklamazlar
  • Kurallara itaat edilmediğinde sert önlemler alırlar
  • Çocukları ile problemi tartışmak yerine ceza vermeyi veya dövmeyi tercih ederler
  • Kendi çocuklarının bireysel ihtiyaçlarını dikkate almadan zihinlerinde var olan şablona göre ebeveynlik yaparlar
  • Yapılması istenen şeyi, çocuğun hemen yerine getirmesini bekler.

3. İZİN VERİCİ EBEVEYN:
  • Otoriter ebeveynin tam zıttıdır.
  • Çocuklarının mutlu olmasını sınırlardan öne koyarlar
  • Çocukları tarafından genellikle mükemmel ebeveynler olarak tanımlanır.
  • Ebeveyn yeterince geri bildirim verici olmadığı için çocuk iyi/kötü yanlarını kendi başına keşfetmek zorunda kalır.
  • İzin verici ebeveyn çocuklarının yaşamak ve dürtülerini yönetmek için kurallara ihtiyaç duymadığı yanılgısına sahiptir.

4. YASLI EBEVEYN (BOŞANMIŞ YA DA SEVDİĞİ BİRİNİ KAYBETMİŞ):
  • Yaslı ebeveynle büyüyen kişiler dünyada kendilerine bir yer açsa bile mutlu hissetmeyebilirler.
  • Bu kişiler kendilerini dökülmemiş bir havuz dolusu gözyaşı ile seyreltilmiş düşük oktanlı yakıtla yarıya kadar boşaltılmış dolu bir depo gibi hissederler.

5. BAĞIMLI EBEVEYN:
  • Ebeveynlerin alkol, sigara, internet, alışveriş vb. bağımlılıkları ile aşırı ilgili olması sonucu çocuğunu duygusal olarak ihmal edecek düzeyde bağlı olmasıdır.
  • Bağımlı ebeveyne sahip kişiler hem duygusal olarak ihmal edilmiş hem de ebeveynlerinin sorumsuz davranışlarından ötürü travmatize olmuşlardır.
  • Bağımlı ebeveynlerin hatası çift kişilikli olmalarıdır. Çocuk bu kişiliklerden hangisinin ne zaman çıkacağını önceden kestiremez.
  • Ebeveynler kendi bağımlılıklarına daldığı zaman çocuklarının duygularını fark edemeyebilir ya da onlara gerçekte oldukları kişi gibi davranamayabilirler.
  • Bağımlı ebeveyn ile büyümüş çocukların bu belirsizlik ile yaşaması sebebiyle yetişkinlikte kaygı bozukluğu yaşama ya da bağımlılık geliştire riskleri daha yüksektir.

6. DEPRESİF EBEVEYNLER:
  • Depresif ebeveyn ile büyüyen çocuklar ebeveynlerinin bu hallerinden kendilerini suçlu görebilmektedir.
  • Bunun yanı sıra ebeveynlerini üzmemek için çok fazla çaba sarf edebilir.
  • Depresif ebeveyn, kendi duygusal gereksinimlerini çözümleyemediği için zaman zaman ortadan kaybolmak isteyebilir. Bu da çocuğun fiziksel olarak da ihmal edilmiş hissetmesi ile sonuçlanmaktadır.

7. İŞKOLİK EBEVEYN:
  • İşkolik kişiler, toplum tarafından olumlu bir şekilde değerlendirilse de bir ebeveyn oldukları zaman olumsuz bazı sonuçları olabilmektedir.
  • İşkolik ebeveynler uzun saatler çalıştığı ve evde olduğu zaman diliminde de akıllarında işleri olduğu için çocuklarının duygu ve düşüncelerine odaklanmakta zorlanırlar.
  • İşkolik bir ebeveyn ile büyüyen çocuk kendisini ebeveynin işinden daha önemsiz hisseder.
  • Bu tür ebeveynler çocuklarının başarılarında da yanında olmakta zorlandığı için çocuklar kendi başarılarının önemsiz olduğu algısına kapılabilmektedirler. Bu da düşük öz güven ve öz değer algısı ile yetişmelerine yol açabilmektedir.
  • İhmal edildiğini ve önemsiz olduğunu hissetmesi sebebiyle okuldan kaçma, madde/alkol kullanımı gibi riskli davranışlara yönelimin daha fazla olduğu görülmektedir.

8. ÖNCELİK VERMESİ GEREKEN ÖZEL GEREKSİNİMLİ BİR AİLE ÜYESİ OLAN EBEVEYN:
  • Ebeveynlerin evdeki özel gereksinimli çocuk ile ilgilenmek zorunda olması ebeveynin suçu olmadığı gibi ihmal edilen çocuğun olumsuz etkilenmesi ile sonuçlanabilmektedir.
  • Çocuk ebeveynin halihazırda zor olan hayatını daha da zorlaştırmamak için sürekli olarak davranışlarını kontrol etme çabasına girebilmektedir.

9. MÜKEMMELİYETÇİ EBEVEYN:
  • Mükemmeliyetçi ebeveyn çocuklarının “en iyi” olmasını isteyen ebeveynlerdir.
  • Bu ebeveynler, çocuklarının notlarının 95 olmasından dahi rahatsızlık duyup 100 almasını talep eden ebeveynlerdir.
  • Mükemmeliyetçi ebeveyn ihmalkar ve ihmalkar olmayan ebeveyn olarak ikiye ayrılabilir. İhmalkar olmayan mükemmeliyetçi ebeveynler çocuklarını istekleri doğrultusunda desteklerler ama ihmalkar olan mükemmeliyetçi ebeveynler çocuklarına kendi istekleri konusunda baskı uygularlar.
  • Bu ebeveynler genellikle kendi başaramadıkları şeyleri çocuklarına yaptırmak istedikleri için baskı uygulayıcı olabilmektedirler.

10. SOSYOPAT EBEVEYN:
  • Sosyopat ebeveynleri diğerlerinden ayıran en temel özellik eylemlerinin ardından suçluluk hissetmemeleridir.
  • Bu tip ebeveynler empati yapmakta oldukça güçlük çekerler.
  • Sosyopat ebeveynler genelde çocuklarını kontrol etme isteğiyle dolu olurlar ve çocuğa kontrol edildiği sürece sevildiği mesajını verirler.

11. ÇOCUĞU EBEVEYNLEŞTİREN EBEVEYN:
  • Bazı ebeveynler çocuğu çocuk gibi değil de ebeveyn olarak değerlendirirler.
  • Evlatlarının çocuk olarak kalmasına ya da çocuksu hareketler yapmasına izin vermez ve ona “Büyü artık.” gibi mesajlar verirler.
  • Bu tip ailelerde büyümüş çocuklar etrafındaki kişilere erkenden bakım vermek zorunda hissedebilirler.

12. İYİ NİYETLİ FAKAT İHMALKAR EBEVEYN:
  • Ebeveynlerin çok sevecen ve iyi bakım verici olduğu zamanlarda da duygusal ihmal görülebilir.
  • Çocuğu sevmek ve onunla uyum içinde olmak birbirinden farklı kavramlardır. Çocuğu yalnızca sevme, yaptığı yanlışları göz ardı etmesi ile sonuçlandığı için çocuk geri bildirim alamıyor ve gelişimi geride kalabiliyor.
  • Çocuk ile uyum içinde olmak için onun duygularını anlamak ve takip etmek önemli bir rol oynuyor.

Bahsedilen ebeveynlik stillerine maruz kalarak büyüyen kişilerin yetişkinlikte duygusal ihmalin etkilerini yaşadığını biliyoruz. Fakat bu duruma değinmemizin sebebinin ebeveynlere öfke duymak değil kendimizi keşfetmek olduğunu ifade etmemiz gerekir. Ebeveynlerimizden kalan bazı etkileri onlara öfkelenerek değil, içimizdeki sağlıklı yetişkini keşfederek iyileştirmenin mümkün olduğunu belirtmemizin önemli olduğunu düşünmekteyiz. Bu süreçte duygusal ihmali etkisini kendi geçmişinde de gözlemleyen ve bu süreçte içindeki sağlıklı yetişkinin sesini keşfetmek isteyen kişilerin kendi psikolojik danışmanlık sürecinden geçmesi önerilmektedir.
Devamını Oku
Dijital Dünyanın Ebeveynlerine Tavsiyeler
Dijital çocuklar büyütmek, kendi ekransız çocukluğumuzdan tümüyle farklı olduğundan çoğu ebeveyn için ürkütücüdür. Bazı dijital tehlikelerden sakınmak için en iyi biçimde donanım kazanırsak ve teknolojinin çocuklarımızın gelişimini desteklemek için nasıl kullanılacağını bilirsek miras aldıkları bu dijital dünyada büyümek için en iyi olası başlangıcı sunmuş oluruz.

Bu başlangıçları yapabilmek için alınabilecek başlıca önlemler şunlardır: 
  • Tüm cihazlarda ebeveyn denetimini kurun ama bunun çocuğunuzun internet güvenliğini tümüyle garanti etmediğini aklınızdan çıkarmayın. Çocuklarınız internette gezinirken aktif biçimde gözlemleyin ve onlarla yakın ilişki kurun. Cihazları bu yüzden evde ortak kullanılan alanlarda tutmalı ve odalara götürülmesini yasaklamalıyız.
  • Bir medya yönetim planı (çocukların teknolojiyi neden, ne zaman, nerede, ne kadar ve kiminle kullanabileceğini detaylarını içeren bir plan) oluşturun. Yazılı resmi bir belge veya sözel bir plan olabilir. Çocuğunuz büyürken ve dijital bilgileri değişirken buna tekrar dönüp güncellemeniz gerekeceğini unutmayın.
  • Ekran başında geçirilen zamanın sınırlama getirin ama sadece ekranlarla ne kadar zaman geçirdiklerine odaklanmayın. En önemlisi ekranları kullanırken ne izlediklerini/yaptıklarını/oynadıklarını da göz önünde bulundurun. Öğle ya da gece uykusundan 90 dakika önce ekranlara maruz kalışını en aza indirin.
  • Çocuğunuz için ekran başında geçireceği sağlıklı sürelere karar verin: İlişkiler, uyku, oyun, hareket, beslenme ve ifa işlevi becerileri için günlük olanaklara sahip mi ?
  • Mümkün olan yerlerde teknolojiyi çocuğunuzla birlikte kullanmanın çocuklar için faydalı olduğuna dair bol bol kanıt bulunmaktadır. İnternette ne yaptıkları ile ilgilendiğinizi gösterin ve sanal dünyada öğrendiklerini gerçek dünyada aktarmalarına yardımcı olun.
  • Olası zarar riski yüzünden çocukların kablosuz ağlara maruz kalışını en aza indirin: Uygulamaları kucaklarındaki cihazda kullanmasınlar, kullanılmadığı zamanlarda modemleri kapatabilirsiniz, mobil cihazları uçak moduna alın, çocuk ile cihaz arasındaki mesafeyi arttırın ve mümkün olduğunda kablo bağlantısını kurun
  • Çocukları dijital cihazları kullanırken sağlıklı dinleme, görme ve duruş alışkanlıkları öğretin.
  •  Sağlıklı medya alışkanlıklarına kendiniz örnek oluşturun: çocuklarınızın yanında telefonunuzu ya da cihazlarınızı kullanırken net sınırlar koyun.
  • Yeşil zamanınızı ile ekran zamanınızı dengeleyin. (Yeşil zamanlar yani açık alanda planlanmamış serbest oyun saatleri, zihnin dinlenmesine ve çocuğunuzun yaratıcılığının gelişmesine yardımcı olur.)
Devamını Oku
Çocuklarla Corona Virüsü Konuşmak
Çocuklarımız, fizyolojik olarak virüsten en az etkilenen yaş grubu olsalar da psikolojik olarak fazlasıyla etkilendiklerini söylemek mümkün. Tam olarak adlandıramadığız ne kadar süreceğini bilmediğimiz fakat aşacağımızdan emin olduğumuz bir sürecin içindeyiz. Çocuklarla bu süreç hakkında iletişim kurarken özen göstertermekte fayda olduğunu düşündüğümüz birkaç konuyu sizlerle paylaşmak isteriz.
  • Öncelikle kaygının virüsten daha bulaşıcı olduğunu bilmek ve çocuğa aktarım yaparken sakin olduğumuz ve sakin göründüğümüzden emin olmamız gerekir.
  • Virüsle ilgili soru sorduğunda ilk yapmamız gereken Sence nedir? , Virüs hakkında ne düşünüyorsun?   gibi sorularla çocuğumuzun neyi bildiğinden emin olmalısınız. Bu bilgi, bizim için başlangıç noktası olacaktır. Çocuğumuzun bildiğinden azını sunmak bize karşı güvensizlik yaratacaktır. Aksine çok kötü bir tablo çizerseniz de çocuktaki kaygı ve endişe artacaktır.
  • "Virüsler, gözle göremediğimiz çok minik mikrop gibi şeylerdir. Şimdilerde dünyamıza yayılan bir virüs var. Bilim adamları bu virüsü tanımak ve önlemler almak için çalışmalar yapıyor. Biz güvendeyiz ve yayılmasını önlemek için yapabileceklerimiz var biliyor musun? Elimizi sıkça yıkamak, düzenli beslenmek,   elimizi yüzümüze, ağzımıza ve burnumuza götürmemek, hapşırınca ağzımızı kapatmak, kalabalık ortamlardan uzak durmak gibi..." şeklinde bir açıklama yapılabilir.  
  • Kaygının en temel sebeplerinden birinin belirsizlik olduğunu biliyoruz. Bunu önlemek amacıyla evdeyken günlük bir rutin oluşturmakta fayda var. Rutinler öngörülebilirliği açısından güvende hisettmemizi sağlar.
  • Bilgi kirliliğinden uzak durmak ve çocukları uzak tutmak alınabilecek en önemli tedbirlerden.
  • Çocuklarımızın duygu paylaşımına izin verelim. Virüs ve virüsün yansımaları hakkında (örneğin; okulu ve arkadaşlarımı özledim gibi.) ne düşündüğü, nasıl hissettiğini konuşmak gibi...
  • Okulların tekrardan ne zaman açılacağını sorarsa bununla ilgili bilgileri takip ettiğinizi ve kendisini bilgilendireceğinizi iletin.
  • Özellikle okul öncesi dönemde soyut kavram ve ifadeler sınırlı olduğundan hayalindeki virüsü çizmesini istemeniz ve onu çizimlerle birlikte komik hale getirmeniz iyi hissettirecektir.
  • Çocuklar için oyun en şifalandırıcı kaynaklardan biridir. Sıklıkla oyun oynayarak kaliteli vakit geçirerek olumsuz duyguları yönetmesine yardımcı olabilirsiniz.
Devamını Oku
Çocuklarda Yalan Söyleme
Ebeveynler her dönemde çocuğunun yalan söylemesinden endişe duymuştur. Bu konuda çocuğunu defalarca tembihler ve kötü bir şey olduğunu anlatır. Yalan söyleyen çocuklarda ilk etapta çocuğun yaşı önemli bir faktördür. Eğer çocuk 5 yaşın altında ise bu yalan söylemenin amacı aldatmak değildir. Fakat 5-6 yaş sonrasında yalan bir davranış bozukluğu olarak değerlendirilebilir.

Çocukların yalan söyleme nedenleri neler olabilir?
  1. Sevildiğini ya da güvenildiğini hissetmeme durumunda çocuklar ciddiye alınmak amacıyla yalan söyleyebilir.
  2. Yaptıkları yanlış davranışın suçlayıcı tavırlarını üzerinden atmak ve sorulardan kurtulmak için
  3. Onunla gurur duyulmasını istediği için
  4. İlgi çekmek için abartılı hikayeler anlatabilir ve yalan söylüyor gibi görünebilir.
  5. Kötü biri olmak amacıyla değil, fakat eğlence olsun diye yani heyecan için yalan söyleyebilir.
  6. Klinik gözlemler sonucu görünene göre çok yüksek bir oran çocukların ebeveynlerinin otoriter tavırlarından ve cezalarından kurtulmak için yalan söylemeye meyil ettiklerini belirtmektedir.

Çocuğunuzun yalan söylediğini fark ederseniz nasıl bir yol izlenmelisiniz?
  1. Çocuğun gücünün üstünde kurallar ve sınırlardan kaçınmalısınız
  2. Yeteneğinin üzerinde beklentiler girmeye veya aşamayacağı hedefler koymaya dikkat etmelisiniz
  3. Sorunlu davranışını, yalan söyleme davranışından ayırın yani ilk önce yanlış davranışı ve bunun sonuçlarını öğrenmeye çalışın
  4. Yalanını her yakalandığınız da öfke ile karşılık vermeyin. Nazikçe bir konuşma yaparak ona doğru söylemesinin sizi daha iyi hissettirecegini açıklayın
  5. Çocuğu yalan kapanına kıstırıp yalan söyleme ihtimali olan durumlara daha çok soru sorarak kaygı ortamı oluşturmayın
  6. Bir sorunu olursa sizinle açıkça konuşabilmesi için evde uygun bir ortam yaratın

Bazı araştırmacılar Pinokyo ve benzeri masal ve çizgi filmlerin içeriklerinin çocukları yalan söylemeye teşvik edici faktörlerden biri olduğunu düşünmektedir. Her yalan söyledikten sonra burnu uzayan Pinokyo nun başına gelenlerin hepsi çocuğun başına gelmediğinde bu durumun onlar da yalan söylemenin kötü olmadığı ile ilgili bir izlenim yarattığına inanılmaktadır.
Devamını Oku
Çocuklarda Öfke Yönetimi
Öfke; bireyin istek ve ihtiyaçlarının engellenmesi, adaletsizlik veya tehdit algılanması durumunda savunma amacıyla ortaya çıkan temel bir duygudur. Öfke esnasında bedende kasların gerilmesi, kaşların çatılması, dişlerin sıkılması, kızarma, kalp çarpıntısı, kontrol kaybı, tireme ve terleme gibi bedensel belirtiler görülmektedir. Öfke, çok zarar verici gibi yorumlansa da diğer bütün duygularımız gibi normal bir duygudur. Kişiye enerji vermesi olumsuz duyguların dışa vurumunu kolaylaştırması, kişiyi uyarması ve isteklerini elde etmek konusunda motive etmesi şeklinde birçok koruyucu etkisi bulunmaktadır. Bunun aksine  çocuklarda öfke, kendisine ve çevresine zarar verme kontrol edilemez bir dürtüsellik saldırgan eğilimler şeklinde de problemler teşkil etmektedir. Bu öfkeli ve saldırgan belirtilerin 4 yaşını geçmesine rağmen görüldüğü durumlarda önlem alınması ve müdahale edilmesi gerektiği düşünülmektedir.

Çocuklarda öfke oldukça yaygın karşılaşılan bir problemdir.  Peki çocuklarda görülen öfke ve saldırgan davranışlar hangi sebeplerden ötürü kontrol edilemez bir hale gelmektedir:
  • Ebeveynin çocuğun mümkün olan potansiyelinin üzerinde beklentileri olduğu durumlarda
  • Çocuğun inandığı ve eğilim gösterdiği şeyler küçümsendiğinde veya görmezden gelindiğinde
  • Yaşının ve gelişiminin gerektirdiği enerjiyi boşaltma ihtiyacı için meşru bir kaynak bulamadığında
  • Ebeveynler ve sosyal çevre ile anlaşma konusunda iletişim problemleri yaşadığında
  • Çocuğun mevcut duygu ve düşünceleri baskılandığında ya da değiştirilmeye zorlandığında
  • Davranışları ebeveynlerin gözlem hataları sebebiyle yanlış yorumlandığında
  • Fiziksel, cinsel veya sözel şiddete maruz kaldığında
  • Ebeveynler arası tutarsız davranışlar görüldüğünde

Öfke yönetimi için neler yapmalıyız:
  • Çocuğa öfke de dahil bütün duygularını ifade etmesi için ortam sağlanmalıdır
  • Öfke duygusunun sonucunda ortaya çıkan etkiler somutlaştırarak çocuğa öğretilmelidir. Örneğin; kitaplardan destek almak resim çizmek.
  • Öfkeyi tetikleyen çevresel uyaranlar keşfedilmeli ve ortadan kaldırılmadır.
  • Öfkeli olduğu durumlarda ben dilini kullanması konusunda destek olunmalıdır. Örneğin; oyuncağımın kırılması beni öfkelendirdi.
  • Öfkenin görüldüğü anlarda olduğu yerden uzaklaştırılıp bakıvereninin yanında olması ve destek sağlaması gerekmektedir. Bu şekilde çocuk duygu düzenlemeyi öğrenecektir.
  • Nefes egzersizleri, mindfulness gibi sakinleştirici yöntemler öğretilmeli ve öfke anında uygularken ebeveyn destek sağlamalıdır.

Buna rağmen karşılaşılan öfke nöbetleri ile baş edilemediği durumlarda mutlaka bir uzmandan destek alarak çocuğun bireysel ihtiyaçları değerlendirilmeli ve buna göre bir çalışma planı oluşturulmalıdır.

Kitap Önerisi
   
  • Öfkemle Nasıl Başa Çıkabilirim? - Dagmar Geisler
  • Çok Sinirliyim - Pedagog Ayşe Oy
  • Semih in Öfkesi - Sangeeta Bhadra
Devamını Oku
Çocuklarda Ekran Süresi
Ekran süresi; televizyon, bilgisayar, tablet, oyun konsolu, akıllı telefon, dijital oyun cihazları gibi ekrana bakılarak harcanan süreyi kapsamaktadır. Teknolojinin hayatımıza girmesi ile çocukların ekran maruziyetinin gittikçe arttığı görülmektedir. Teknoloji, zaman zaman çocuk için harika bir öğrenme ve eğlence kaynağı olabilirken sağlıklı sınırların dışına çıkıldığında bir zehir etkisi yaratabilmektedir.

Ekran süresini sınırlamak neden önemli?
  • Çocuğun ekrana ayırdığı vaktin artması ile uykunun hem süresinin hem de verimliliğinin azalması çocuğun gelişimini olumsuz etkilemektedir.
  • Ekran süresinin artmasının sosyal etkileşimini azaltması ve iletişiminin olumsuz etkilenmesi sonuçlarına yol açabilmektedir.
  • İnsanları tanıma, anlama, duygularını okumadan sorumlu sosyal farkındalığın ekran süresinin artışı ile azalmaya başlaması.
  • Ekran süresinin artışının çocukların dikkat sürelerini azaltan etkilere hatta Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu, Otizm Uyaran eksikliği gibi gelişimsel veya nörolojik patolojilere sebebiyet verebilmektedir.
  • Akademik hayatın ekrana nazaran daha keyifsiz gelmesi sebebiyle okul başarısında düşüşe yol açabilmektedir.
  • Çocuğun günlük ihtiyacı dahilinde yapması gereken fiziksel aktiviteyi kısıtlamaktadır.
  • Teknolojinin kontrol edilemez ve uçsuz bucaksız olması sebebiyle reklam veya uygunsuz içeriklere erişime yol açması görülebilmektedir.
  • Gereğinden fazla ekran süresi çocuğun motor gelişimi, dil gelişimi, kelime öğrenme hızı, sosyalleşme yetisi, dünyayı kavrama algısı ve zeka gelişimini olumsuz etkileyebilmektedir.

Teknolojiyi sınırlamanın yolları nelerdir?
  • Çocuğun uyuduğu odada tv, telefon, tablet bulundurulmamalıdır. Bu durum ekran süresini arttırabildiği gibi uyku sorunları, obezite veya düşük akademik başarıya da neden olabilmektedir.
  • Çocuğunuzun ailecek izlenecek filmlerde veya oynanacak video oyunlarında söz hakkı olmasını sağlayın. Bu durum, çocuğun maruz kaldığı içerikleri takip etmenizi de kolaylaştıracaktır.
  • Ekranda vakit geçirilen anları da ailecek yapılan bir aktiviteye dönüştürün ve oynadığı oyuna/izlediği içeriğe siz de dahil olun. Bu esnada izlenen/oynanan içerik hakkında fikirlerini sorarak onu anlamaya ve dinlemeye çalışarak sıkılıkla iletişim kurun.
  • Zaman sınırı belirleyin. Özellikle ortak bir şekilde belirlenen zaman sınırına çocuğun uyum sağlama oranı daha yüksek olacaktır.
  • Çocuk belirli bir program izlemediğinde ders çalışırken, yemek zamanlarında televizyonu kapatın.
  • Anne babanın da gerekmedikçe ekran maruziyetini azaltması, çocuğun model alması ve sınırlarını koruması adına iyileştirici olacaktır.

Yaşlara göre ekran süresi nasıl olmalıdır?
  • 0-3 yaş arası → Ekran maruziyeti önerilmemektedir.
  • 3-4 yaş arası → Günde maksimum 20 dakika önerilmektedir
  • 4-5 yaş arası → Günde maksimum 30 dakika önerilmektedir
  • 5-6 yaş arası → Günde maksimum 1 saat önerilmektedir
  • 6-8 yaş arası → Ekran süresi günde 2 saat ile kısıtlanmalı aile ile geçirilen zamanlarda ekran kullanılmamalıdır. Ekran, ebeveyn kontrolünde olmalıdır. Maksimum sürenin tamamı tek seferde kullanılmak yerine parça parça kullanılmalıdır.
  • 8 yaş ve üstü → Ekran süresi günde 2-3 saat ile kısıtlanmalı aile ile geçirilen zamanlarda ekran kullanılmamalıdır. Ekran, ebeveyn kontrolünde olmalıdır. Maksimum sürenin tamamı tek seferde kullanılmak yerine parça parça kullanılmalıdır. Ekran süreleri aralarına en az 15 er dakikalık fiziksel olarak aktif olduğu görevler eklenmelidir.

Devamını Oku
Çocuklarda Dikkat Eksiliği ve Hiperaktivite Bozukluğu Nedir (DEHB)
Çevremizden sürekli olarak duyduğumuz ama yanlış olarak bildiğimiz birçok yönü ile DEHB (Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu) hakkında bilgilendirmeler yapacağımız yazımıza başlıyoruz. Öncelikle DEHB, şu anki yaşadığımız toplum içerisinde yaygın olarak duyduğumuz bir kompleks bozukluktur. Herkesin hayatında dikkatinin zaman zaman dağıldığı, ani parlamalar yaşadığı ve çoğu insanın yaşadığı süre boyunca kısmi bir vaktinin sosyal ilişkilerinden geri kaldığı, unutkanlık yaşadığı anlar olmuştur. Fakat Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğuna sahip olan bireylerde kısa bir zaman içeresinde yaşanan sorun olmaktan çıkıp hayatları boyunca bu tür semptomlarla yaşamlarını devam ettirdiğini ve bu belirtilerin günlük hayatlarının düzenini etkilediğini söyleyebiliriz. Bu alan üzerine yapılan çalışmalar sonucunda, bozukluğun okul çağı ve ergenlik dönemlerin de daha çok şekillendiği görülmüştür. Dünya genelinde çocuk-ergenlerde yaygınlığının yaklaşık %4 olduğu bilinmektedir. DEHB teşhisi olan çocukların, yetişkinlik dönemlerinde tam olarak DEHB’ den kurtulamadığı kanıtlanmıştır. 

DEHB’nin hiperaktiviteyi içeren ve içermeyen iki formu vardır. Hiperaktivite; yetişkinlerin veya çocukların sürekli olarak hareket meyillinde olmaları kıpırdamaları ellerini ve ayaklarını sallamaları yani gerçekten de yerinde duramamaları ile gösterilen bir motor bozukluktur. Hipoaktivite ise gereğinden az aktivite anlamına gelir. DEHB’in hipoaktif varyasyonu özel bir varyasyon olarak adlandırılır. Hipoaktif DEHB’liler genellikle dalgın olarak nitelendirilir. 

DEHB’nin belli bir düzeyde anlamlandırılmış belirtileri vardır; 
  • Dikkat ve odaklanma bozukluğu 
  • Hiperaktivite huzursuzluk ve sinirlilik  
  • Duygudurum oynaklığı duygusal bozukluklar ve memnuniyetsizlik 
  • Organize olamama 
  • Unutkanlık  
  • Kendinden şüphe etme 
  • Dürtüleri kontrol edememe gibi maddeler DEHB’nin belirlenmesine olanak sağlar.  

Hamilelik döneminde ilaca maruz kalınması veya problemli bir hamilelik dönemi geçirilmesi yukarıda bahsedilen belirtileri tetiklemektedir. Bunun yanı sıra genetik faktörlerinde etkisi büyüktür. Tam bu noktada ailenin erken bilinçlendirilmesi ve bir profesyonel yardım almasını çözüm sürecinde önemli bir yere sahiptir.
Devamını Oku
Çocuk Gelişiminde Babaların Rolü
Geçmişte babaların ev içerisindeki rolleri yalnızca ahlak öğreten veya evin geçimini sağlayan fakat çocuk ile iletişimden sorumlu olmayan kişi olarak ilerlemekteydi. Günümüzde ise kadınların iş hayatına yönelmesi sosyal standartlar boşanmalardaki artış ve genel beklentiler, babaların çocuk bakımındaki rolünü yeniden yapılandırmaktadır.

Günümüzde babalık, bu rollerin yanı sıra çocuk yetiştirici kişi de olmaya başlamıştır. Babanın gereken rolleri anneye duygusal destek ve çocuk bakımında sorumluluk paylaşan kişi gibi tanımlamalar ile zenginleşmektedir.

Çocuk gelişimine babanın da dahil olmasının yararları nelerdir?
  • Çocuğun cinsel kimlik gelişiminde önemlidir.
  • Baba sevgisini ve desteğini hissetmek çocuğun özgüvenini olumlu etkiliyor.
  • Farklı davranışlara karşı daha rahat alternatifler bulmasını sağlar
  • Erkek çocuklar için babası ile özdeşim kurmalarına ve onları taklit etmelerine yarar.
  • Kız çocuklarının ise karşı cins ile iletişim yollarını keşfetmesini sağlar.
  • Babanın gelişime dahil olduğu durumlarda çocuğun psiko-sosyal uyumu olumlu etkilenmektedir.
  • Babanın gelişim sürecine dahil olduğu durumlarda çocuklar problemler karşısında daha çok içsel odaklı, kontrol geliştirerek olayların nedenleri üzerinde iç görü kazanabilirler.
  • Çalışmalar bu tarz çocukların akademik başarısının ve okula hazırbulunuşluklarının daha iyi olduğunu da ispatlar niteliktedir.
Taşkın N. (2011). Çocukların gelişiminde katkıları unutulanlar: Babalar. Eğitime Bakış Dergisi Yıl 7 43-47.


Devamını Oku
Biri ERGEN mi Dedi
Ergenlik dönemi çocukluk ve yetişkinlik arasına sıkışıp kalmış, kıymeti çok bilinmemiş ve de iki dönem arasındaki sıkışmışlığı deneyimleyen bireyin çoğunlukla anlaşılamadığı bir dönem. Ergen denildi mi çoğu kişinin kaçarak uzaklaşmak istediğine tanık oluyoruz. "Ergenler laftan anlamaz, kendi bildiklerini yaparlar" "Ergenlerin ayrı bi dünyası var,  o dünyada her şeyi abartarak yaşıyorlar" , "Ergenler kendilerini dünyanın merkezi zannediyorlar ve dertleri hiç bitmiyor" , "Her gün yeni bir şey deniyorlar, isyanları kime anlamak çok zor" ve daha nicesi… Evet ergenler kendi bildiklerini yaparlar. Çünkü bildiklerini bilmeye ve güçlerini görmeye ihtiyaçları vardır. Her şeyi bize göre abartılı yaşıyor olabilirler, Çünkü beyin gelişimi henüz tamamlanmış değil. Duygusal olarak çok hassaslar ve yetişkinler için sıradan olan olaylar bile onlarda duygu yüklü birer vakaya dönüşebiliyor. Kendilerini dünyanın merkezi zannediyorlar çünkü bir ben oluşturmaya ihtiyaçları var. Kendiliği oluşturmak, oluşan kendiliğe şekil vermek, takdir edersiniz ki hiç de kolay değil. Kendilerini doğru bir yerde konumlandırmak için ilk aşamada merkeze koymaları aslına bakarsanız anlaşılır. Her gün yeni bir şey elbette deneyecekler. Beynin yeniliğe belki de en açık risk almaya denemeye, en elverişli olduğu dönemdeler. Onlar denemeyecek de kim deneyecek? İsyanları kime bilinmez ama haklı bir isyan olduğunu kabul edelim. Değişimin hem fiziksel hem de ruhsal anlamda kendini gösterdiği bu süreçte karşı koymalardan daha doğal ne olabilir ki? Tabii bunlar bir yetişkinin varsayımları. Ergenlik dönemini anlamanın en iyi yolu onu deneyimlemekte olan birini dinlemekten geçiyor. Ergenler diye bir grup yok hepsi aynı durumları aynı duygu ve düşüncelerle yaşamıyorlar. Ergenlik bir döneme işaret ediyor ancak nasıl ki bütün yetişkinler aynı değilse bütün ergenler de aynı değil bunu unutmamak gerek.
Devamını Oku
Bebek ve Benlik Gelişiminin İlk Adımları
Yeni doğan bebeklerin, çevresindekilerle etkileşimleri oldukça asosyaldir ve çoğunlukla bu etkileşimler fiziksel ihtiyaçlar vasıtasıyla kurulur. Bebek yaşamının ilk aylarında kendisini kendi sınırlarını, vücudunun nerede başlayıp nerede bittiğini, kendi duygulanımını ayırt edemez. Bakım veren kişinin (çoğunlukla annenin) sanki bir uzantısıymış gibi görür ve kendisini bakım verenden ayrı bir varlık olarak düşünme ve hissetme kapasitesi henüz gelişmemiştir. Önceleri acıktığında gelen meme,  huzursuz olduğunda onu okşayan ve yatıştıran eller, duyduğu sesler ve görmeye alıştığı tanıdık yüzler sanki onun bir parçasıymış gibi düşünür. Kendi iç dünyası ve dış dünya hakkında kafası oldukça karışık olan bebek yaşadığı memnuniyet veren ve onu rahatsız eden deneyimlerden yola çıkarak bu iki dünyayı yavaş yavaş kafasında oluşturmaya başlar. Açlık, yorgunluk, huzursuzluk, uyku, kaygı gibi hislerin ona ait olduğunu ve bu hisleri her yaşadığında hazza ulaşamadığını fark eder. Öyle ki acıktığında hemen meme gelmemektedir, altı kirlendiğinde yaşadığı huzursuzluk hemen geçmemektedir, huzursuz olduğunda onu yatıştıran ses ve eller ona hemen ulaşmamaktadır. Dışarıda bir yerde ondan bağımsız olan ve ihtiyaçlarını karşılayan “birileri” vardır. İhtiyaç duyduğunda ağlamak, sesler çıkarmak, gülmek, hareket etme, dışarıdaki bu kişiyi ona getirmektedir. Ancak ihtiyaçları her seferinde tam da gerekli olan o anda gelmemektedir. Bu gibi geciken rahatlama deneyimleriyle birlikte bebek, artık kendisini bakım veren kişiden ayrı bir varlık olarak algılamaya başlar. Dolayısıyla kendi iç dünyası ve bedeni dışında bir de dış dünya olduğunu idrak etmeye başlar. Bu durum kulağa ürkütücü gelse bile bebeğin, benlik kavramını geliştirebilmesi için çok önemlidir. Aynı zamanda istekleri için beklemeyi tahammül edebilmeyi de öğrenir. Her ne kadar anneler yaşadıkları güçlü bağlılıkla her an onların yanında olmak, ihtiyaçlarını karşılamak isteseler de bebeğin tolerasyon geliştirebilmeyi de öğrenmesi gerekmektedir. Unutulmamalıdır ki “mükemmel anne” yoktur “yeteri kadar iyi anne” vardır. Burada mesele ne fazla bakım verip onun benliğini geliştirmesine engel olmak ne de az bakım verip onu büsbütün yalnız bırakmaktır. Yeteri kadar bakım ve sevgi ile bebek-anne arasındaki bağ, sağlıklı bir şekilde gelişecektir. Aynı zamanda bebeğin kendilik kavramı, kendilik deneyimi ve kendi sınırları da psikolojik açıdan sağlıklı bir biçimde şekillenecektir.

Yaşamının ilk yıllarında bakım veren kişiyle geliştirdiği bu sağlıklı bağ, onun ileriki hayatında kurduğu tüm ilişkilerine bir model olur. Kardeşlerle, arkadaşlarla, otorite figürleriyle, romantik partnerleri ile kurduğu ilişkilerin temelini yaşadığı bu erken dönemde geliştirdiği bağlar üzerine kurar. Kendisini algılama, deneyimleme, ifade etme biçiminin temelleri erken dönemde bakım veren kişi ile yaşadığı bu hassas etkileşimle başlar. Önemli olan bebeğe bu dönemde kendi varlığını keşfetmesi için uygun ve yeterli alanı sağlamaktır. Bebeğin bilişsel, psikolojik, fiziksel ve motor gelişimi aylar geçtikçe artacağından kendisi hakkındaki algısı da gelişip olgunlaşacaktır. Bebek önceki aylarda yapamadığı hareketleri yapmaya başlar, otonomisini kazanmaya ihtiyaçlarını iletmek için daha uygun yollar geliştirmeye başlar. Tüm bunlar onun benlik algısında rol oynayan önemli etmenlerdir ve kendini keşfetme yolunda ona yeni ve daha önceleri bilmediği kapılar aralar. Özetlemek gerekirse, bebeğe kendisini keşfetmesi için uygun ve yeterli alan sağlandığında olumlu benlik gelişimi için en önemli adımlar atılmış olur.
Devamını Oku
3 Yaş İnatlaşma ve Kurallara Uymama Dönemi
Üç yaş döneminde beyindeki konuşma merkezi ile ön lob (mantıklı karar verme ve davranışlarının sonuçlarını öngörme becerilerinden sorumlu) arasında yoğun sinaps (sinir hücrelerinin bağlantı noktaları) oluşumu gözlenir. Konuşma ile beraber bir de çocuğunuz benlik duygusunu geliştirir. Daha çok "BEN YAPACAĞIM" demeye, hissettiklerini anlatabilmeye ve kendini ifade edebilmemeye başlarlar. Ben demeye başladıktan sonra biz demeye başlar. Üç yaşındaki çocuklar bir şeyleri beraber yapmaktan, yapılan işle özdeşleşmekten keyif alır; uyumlu olmaktan da. Ama her zaman değil…

Konuşmaya ve isteklerinin gelişmeye başlaması ile bazı kurallara karşı gelmeye ve "İstemem" diye itiraz etmeye başlarlar. Bu tarz durumlarda çocuğumuzla güç müdahalesi içine girmek ve kurallara uyma beklentisi içinde olmak çocuğunuzun üzerinde baskı hissetmesine ve karşı koymaya daha çok devam etmesine yol açar. Fakat çocuğumuzu kendi haline bırakmanın yelkenleri suya indirmesini sağlayacak bir çare olmadığını da aklınızdan çıkartmayın. Elbette bazı konularda onu tahmin ettiğinden de fazla kendi haline bırakabilirsiniz; fakat sosyalleşme ve sağlıkla ilgili gereklilikler veya çocuğunuzun yaşamının söz konusu olduğu bazı durumlarda onu tamamen kendi haline bırakmayı önermeyiz. Bunun yanı sıra çocuğunuzu kendi haline bırakmak bir şeyleri yapmasına göz yummak demek olmamalı!

Bu gibi istisnai gereklilikler harici çocuğunuz ile inatlaşmadan kendi haline bırakmak yararlıdır. Çünkü karşı çıktığı şey çoğunlukla içerikten ziyade süreçtir. Örneğin; kreşe pijamaları ile gitmek konusunda direen çocuğunuz "Giyin çabuk okula geç kalıyorsun!" diye çıkışmak yerine direnmeyi bırakıp kendi haline bırakmak çoğu zaman çocuğun isteğinden pes etmesine yol açacaktır. Şunu bilmek önemlidir ki; çocuğunuz aslında pantolonu giymeye değil ona bunu söyleyiş şekliniz karşı çıkar veya belki de önce çoraplar giymek istiyordur vb. birçok sebep sürecin bu hale gelmesine etkendir. Çünkü çocuklarımızın bize tuhaf gelen şeylerden motive olma konusunda yaratıcı olduğu açık.

Eğer sizde üç yaşındaki çocuğunuz için “bildiği halde kurallara uymuyor” diyorsanız şuna dikkat etmeliyiz: üç yaşındaki bir çocuk tabii ki basit kuralları anlayabilir ve tekrarlayabilir ancak bu sözlerin davranışları üzerindeki etkileyiciliğinin bir sınırı vardır. Örneğin; siz bir misafirliğe gitmeden çocuğunuzla bu evdeki her şeye dokunmama kuralı hakkında konuşmuş olsanız da çocuklar o ortamdaki her nesneyi dilleri dönüp de sözlü iletişimle ifade edebilir hale geçene kadar elleriyle keşfetmeye devam edeceklerdir. Beyninde misafirliğe giderken anne veya babasının kurallarını anladığını tekrar eden bölge ile bu eyleme geçmemesini söyleyen bölge henüz yeterince bağlantı içinde değildir. Bu da kuralı hatırlayıp davranışa dönüştürmesini oldukça zorlaştırır. Kısacası bu durum onun, inatçı ya da şımarık olmasından kaynaklı değil henüz kuralları eylemleme dökecek beyin bölgelerinin yeteri kadar gelişmemiş olmasından kaynaklıdır.
Devamını Oku
Özgüvenli Bir Çocuk Yetiştirmek İçin...
Özgüven gelişimi çocuktan çocuğa değişen karmaşık bir süreçtir. Bu sebeple özgüveni geliştirmek için çocuğu iyi tanımak önemlidir. Anne-babaların çocukların özgüven gelişiminde etkili olacağı düşünülen çocuk yetiştirme tutumları şöyle sıralanabilir;
  1. Ona sık sık söz hakkı verin.
  2. Kendini ve duygularını Ne düşünüyorsun nasıl hissediyorsun şeklindeki sorularla anlamaya çalışın.
  3. O konuşurken yüzüne bakın ve ciddiye alındığını hissettirin.
  4. Onun fikirlerine değer verdiğinizi hissettirin.
  5. Olumlu davranışlarını takdir edin.
  6. Yaşına uygun görevler verin.Verilen görevlerin sonlandırılmasını takip ederek takdir edin.
  7. Çocuğunuza zaman ayırın.
  8. Çocuğunuzla farklı konularda sohbet etmeye çalışın.
  9. Onun korku ve endişelerine saygı duyun.
  10. Aşırı eleştirel bir dil kullanmaktan ve yargılamaktan kaçının.
  11. Hatalı davranışları hakkında onu uyarırken başbaşa olmaya önem verin.
  12. Kabiliyetlerini fark edin ve geliştirmesi için teşvik edin.
  13. Sosyalleşmesi için onu cesaretlendirin.
  14. Topluluk içinde söz alması için teşvik edin.
  15. Onun önem verdiği şeylere siz de önem verin.
  16. Aile için vazgeçilmez biri olduğunun altını çizin.
  17. Onun yerine getirmesi gereken sorumlulukları siz üstlenmeyin.
  18. Çocuğunuzla birlikte sosyalleşmeye özen gösterin.
  19. Yanlış ve uygunsuz cezalandırmadan kaçının.
  20. Çocuğunuzun gelişmekte ve değişmekte olan bir kişilik yapısı olduğunu unutmayın.

Devamını Oku